Tenis Ekonomisinin Kısa Tarihi: Kim Yönetiyor Bu Garip Sporu
39m 20s
Konuşmacı, Ankara Tenis Kulübü’ndeki çocukluk günlerine özlem duyarak başlıyor. O dönem sorumsuz ve kaygısız geçen yazları hatırlarken, günümüzdeki ekonomik endişelerle (örneğin düşük faizli krediyi kaçırmış olmak) arasında ironik bir karşılaştırma yapıyor. Ardından tenis sporunun yapısına geçiyor: Tenisin görünüşte zarif ama fiziksel olarak son derece zorlu bir spor olduğunu, profesyonel oyuncuların maraton maçlar ve yoğun sezon takvimiyle baş etmek zorunda kaldığını anlatıyor. Tenisin ekonomik tarihine odaklanan konuşmacı, 1968 öncesinde Grand Slam turnuvalarının yalnızca amatörlere açık olduğunu, bunun sınıfsal bir ayrım aracı olarak kullanıldığını vurguluyor. Amatörlük idealinin aslında üst sınıfların değerlerini yansıttığını, profesyonelliğin ise “kirli” görüldüğünü belirtiyor. Açık dönemin ardından tenis dünyasının WCT ve Grand Prix gibi rakip organizasyonlarla parçalandığını, oyuncuların haklarını savunmak için ATP ve WTA’yı kurduğunu aktarıyor. Spagetti raket skandalı gibi ilginç örneklerle, tenisin merkezi bir otoriteden yoksun, kuralsız ve rekabetçi yapısını gözler önüne seriyor. Sonuç olarak, tenisin hem fiziksel hem de ekonomik açıdan ne kadar karmaşık ve zorlu bir spor olduğunu, bu zorluklara rağmen milyonlarca insan tarafından sevildiğini ifade ediyor.
[MÜZİK ÇALIYOR] Şimdi Bonus Kul Zamanı, çocuğunuzun Bonus Kul Ekkredik Arta olsun. Hangi iş yerlerinde harcamaya yapabileceğini belirleyin. Alışverişti miktarini, siz yönetin, harcamalarını kolayca takip edin. Çocuğunuzun Bonus Kul Ekkredik Arta olsun. Havası onda kontrolü sizde olsun. Ayrıntılı bilgi Bonus Kul Terede, hemen başvurun. Eski 19 Mayı istadının dibinde Taabin dokuz yüz ellilerde tasarlanmış bir yapı vardı. Gayette modern görünümlüydü, keskin açıları olan iki katlı, yeşil bir bina. Etrafındaki o beton yığına arasında adeta bir vahagibiydi Ankara Teniz Kulübü. Ortokul daydım sanırım, tüm bir yazı orada geçirmiştim diye hatırlıyorum. Ders almıyordu ama, diğer bebelerle bir grup olmuş, boş bulduğumuz yerde oynuyorduk. Bazen toprak korklarda 15-20 dakika topatmamızda bir şey demiyorlardı. Nadirende kapalı kortasızardık, bekçuk ovanadık. Yorulunca büfeden bir yengen alır, gölgelik yere uzanırdık, uyuklardık sonra tekrar koşturmayacak. Ne güzel hayat ya, zerre sorumluluğun yok, elindeki nasırlar dışında hiçbir derdin yok. Hayatın bir daha o kadar basit olmayacağının farkında değiliz. Mesela geçen hafta bir gece uyandım. Uyku uyanıklık arasındayim. Aklımda hayalmeyeli olan düşünce ne biliyor musunuz? 2018'den önce, düşük faizde ev kredisi çekememiş olmak. O eşi kaçırmamız, belki bizim kızın ileride 10 senelik, belki 20 senelik kazancına denk olacak. Gece gece bunlarla meşgul birinçaltı. İçimde saklı kalmış muhasebecinin çılgın fantasilerini yaşıyorum. İşte o zamanlar, deniz kürbünde eken bunlar yoktu. Yeşil toplardan ve memelerden müteşek gil, tertemiz, doktordan satılık birinçaltı. Geçenlerde oranın yıkıldığını öğrendim. Yanındaki statı zaten yakmış derdi de, sonunda mimarlar odasının protestolarına rağmen, toplumsal hafıza, mafıza dinlemeden, bu 80 senelik maziyede kepçelerle girmişler. Ta gör başında, bozkırın ortasında, alerlâde bir arazı tahsis etmişler külübe. Yani uyududan bakınca bile insanı içi kararıyor. Geçen pazar günün vim bulduğun finali vardı. O yüzden yaşadığım bu nostarci bombardım. Sanki Ankara teniz külbünden vim bulduğunu uzanan bir başarı, hikayesi anlatacakmışım gibi başladım da, gördüğünüz işte yine kazanamadık. Neyse önemli olan katılmaktı. Dağziyade bu girişi, ben 6 yaşımdan beri teniz takip ederim tamam mı? Demenin farklı bir yol olarak düşünün. Yener de takım sporlarını sevsem de, tenisin yeri ayrı, çünkü çok ilginç zıttıklar barındırıyor. Tarisel sebeplerden ötürü gayet, Rafine bir imacı var. Herkes tertemiz beyazlarını giyinmiş, seyirciler ne zaman nerede suzacaklarını biliyorlar öyle. "Lay lay lay lay lay lay" diye bağıran hanzılar yok. Lordlar laydılar, fin katıyor. Oyunun kendisi de efemine gözüküyor uzaktan bakınca, birbirilerine dokunmuyorlar bile sonuçta ne kadar sert olabilir ki. Harbuki en fiziksel sporlardan biri. O kork televizyonda göründüğünden çok daha büyük, o toplar çok daha hızlılar. 15 dakika oynunca kanter içinde kalıyor insan. Macdarsa 3 saat, 4 saat bazen 5 saat süre biliyorlar. Ve 2 gün sonra bir tane daha, sonra bir tane daha. Taki elenene ya da kazanana kadar. Ha erkenden elenen de yan gelip yatmıyor, hemen başka bir türlü veya yollanıyor. Dur durak bilmeden neredeyse 11 ay süren bir sezon var. Profesyonel sporlar için deki en uzun sezonlardan biri. Futbolla karşılaştırma yaparsak, halkın seviyesine inelim. Havrupa'daki ortalama bir takım, her sene yaklaşık 50 maca çıkıyormuş. En başarılı olanlarda atmış zaten teorik maksimum yetmişçi var. Tennis için bunlar çok normal sayılar. Geçen sene en az 60 maca oynayan tam 20 tennisçi vardı. Şu an dünya 3. olan zıverif tam 90 resmi maca çıkmış. Üstelik takım sporlarına aksine, hepsine bizzat çıkıp sonuna kadar oynaman lazım. Yorulunca değiştirilme şansın yok. Kötü günün değsen seni taşıyacak birileri yok, hatalarını örtecek birileri yok. Herkesin gözü sende. Ya yakın zamana kadar koçunla bile konuşmak yasaktı. Hala da çok sınırdı. Öyle bir yalnızlık var. İki kişi gladiya tür gibi bir aranaya çıkıyorlar. Ve kimseden yardım almadan, beraberliğe yatmak gibi bir şansı olmadan birbirlerini yenmeye çalışıyorlar. Gerçekten insan üstü bir fiziksel ve mental dayanıklılık gerektiriyor. Fakat tennis oynamaktan daha zor bir şey var. O da tennis oynayarak geçinmek. Dünyanın en popüler sporlarından biri. Buluşlararası, tennis federasiyonuna göre 100 milyondan fazla insan oynuyor. Ve eğer bu 100 milyon arasında en iyi yüz bilemedin en iyi iki yüz kişiden biri değilseniz. Geçinmeniz çok zor. Bakın zengin olmaktan değil, geçinmekten bahsediyor. Profesyonel tennisçilerin çoğu, resmen para kaybediyorlar. Böyle bir şey nasıl olabilir? Onca para nereye gidiyor? Kim yönetiyor bu garipsporu? Hayır cevap ilimini atı değil. Başka bir şey. Epinize merhaba sayın Fularsızlar. Bugüne kadar hazırladığım içerikler arasında benim için en zevkli olanlarından biri futbol ekonomisinin tarihiydi. Amatör zamanlardan bir milyar derho bisine veya dev yatırım fonlarının bir portfoyü aracına dönüşümünü adım adım takip etmiştik. Sonra da bir benzerini Amerikan sporları için yapmıştık. Çünkü oradaki sosyalist diyebileceğimiz düzen epeyi şaşırtıcıydı. Şimdi geldik, tennis'e. Tennis hakkında bence hemen her şey şaşırtıcı. Kazandığın sayıları 15,30,40 diye sayan bir spordan bahsediyoruz. Sonuçta 40'dan da ilers yok orada beraberlik oluyor. Bir sürü garip detayı var ama genel olarak sporun işleyişi daha da garip. Tennis severlerin çoğunun sporun nasıl işlediğini bildikler insanlıyorum. Çünkü diğer popüler sporlarda ahşina olduğumuz bir yapı var bir yer arşı var. Her ülkede bir takım ligler olur. Orada başarılı olanlar kendi aralarında başka bir lig oluştururlar veya bir bölgesel şampiyona düzenlerler. Bir yandan da milli takımlar arasında bölgesel turunvalar olur. Arada sırada da bir dünya kupası var işte bu kadar. Peki Türkiye, Tennis Ligini şampiyonu kim biliyor musunuz? Daha doğrusu öyle bir şey var mı? Yoksa tuzak sorumu soruyorum. Çoğumuzun bildiği yerden başlayalım. Grand Slamlar. Yıl boyunca düzenlenen 4 büyük turunva bunlar. Aslında orijinal anlamıyla Grand Slam dördünü de aynı sene kazanmayı anlatıyordu. O kadar zor bir şey ki en son 1988'de şütefi graf yapmıştı. Hatta o sene olimpiyat altında kazanmış, gold'ın silem yapmıştı. Fakat o tariften bir kimse yapmadı için günlük kullanımda her bir büyük turunvaya da Grand Slam deniyor. Genelde diğer sporlarda ulaşabileceğin belli bir tepen noktası varken, Tennis de 4 tane zirve var. Hepsi de aynı yükseklikte. Gerçi Wimbıld'ın en eskisi olduğu için bir de Çimkort'ta oynanan tek önemli turunma olduğu için bir gıdım daha özel görülür. Ama resmi olarak aynı statu deler. Zaten diğerlerini de pek geri kalır yanıyor. Yani Amerika açık sadece 4 sene sonra. 1881'de başlamıştı. Avustralya açık 1905'de. Fransa açıkta, namı diğer Roland Garros 1925'de. En yenisi bir asırlık yani. Ve hepsine dünyadaki en iyi oyuncular katılıyor. En iyi oyuncuların nasıl belirlendiğine geleceğiz. Şimdilik daha basit bir soru sorayım. Turnuva isimlerindeki o açık nedir? Ben eskiden açık havada oynandıkları için öyle dendiğiniz zannederdim. Ben eskiden baya safmışım aslında. Gerçekte buradaki açıklık turunvaların, amatör profesyonel fark etmek sizin herkese açık olmasa anlamında kullanılıyor. Rekorlardan bahsededirken duymuşsunuzdur belki hep açık dönem ayrımı yapılır. Çünkü 1968'den önce bu 4 büyük turunvaya professional tenizçilerin katılması yasaktı. Sadece amatörler girebiliyor. Biz sporun en prestigli organizasyonlarının o sporla en çok ilgilenenlere en elitlere kapalı olmasının mantığı ne olabilir? Az buz da değil, Wimbıld'ın 90 sene böyle devam etmiş. Dönemin sporra genel bakışının sonucu bu. Ama turizim diye bir görüş hakim. Diyor ki, insan sevdiği için spor yapmalı, sağlığı ve karakteri geliştirdiği için yapmalı ve adil şartlarda rekabete değer vermeli. Yani bir bey fendi, hanıfendi olmak için bunlara dikkat etmelisiniz. Eğer birileri hubi olarak değil de meslek olarak sporlu uğraşırlarsa bu haksız rekabet olarak görülüyor. Spor bağlamında profesyonelik kirli bir kelime yani. Hele ile para kazanıp geçilmek, spor bir sınıf atlamaracı olarak kullanmak. Aman ya Rabbi, bu ne cüret? Belli ki üst sınıfların değerlerini yansıtan bir bakış açısı bu. İngiliz devlet okullarındaki eğitim yoluyla halka aşılamış, yayılıp kurumsalla açmış. Mesela kıyafet kodunu da aynı mercekten inceleyebiliriz. Bayağı kıyafet zorunuluğu var. Diğer turunuvalar gerçek eninde sonunda kurallarını gevşetseler de Wimbıld'ın hala ayak diretiği bu konuda. Bir aralar fedelerin ayakkabısının tabanı turuncu renkliydi diye sıkandadolmuştu. Yani her şey beyaz, ayakkabının da her tarafı beyaz bir tek altı renkli. İtçamaşırına kadar her şey beyaz olmalı. Özellikle kadınlar için bunun ne kadar saçma olduğunu bir düşünün. Koyur renkli itçamaşır giyebilmelerine daha geçen sene izin verdiler. Niye böyle inat ediyorlar? Biraz kendi markalarını farkı tutmak için, diğer granslamlardan ayrıştırmak için. Ama tarihsel kökü bariz, sınıf ayrımı. Eskiden çim tenisi denilen bu sporu, ütülüğü, tertemiz gayet şükbeyaz elbiselerle oynaman zorunluydu. Çünkü bu otomatikman katılımcıları belli bir kesimle sınırlıyor. Kaç kişinin öyle ütüyle beyazların temizliğiyle uğraşacak zamanı vardı ki. Ama turizm de aynı damardan besleniyor işte. Bir yandan herkesin spor yapmasını salık veriyor. Bir yandan da rekabetin ilerlemesini engelliyor. Böylece en iyiler, ekseriyetle geçim derde olmayanlar arasından çıkacak. Bu görüşürüz size daha önce paylaşmıştım. Olimpiyatlarla ilgili bir bölümde. Zira modern olimpiyatları tekrar başlatan piyarda kubertin de buna inanıyordu. Antik olimpiyat ruhunun tamamen amatör olduğunu varsaydığı için, ki bir ütüle.
İlk ihtimalle bunda yanlış, profesyonelleri kapıları kapamıştı. Aynı sebeple kadınlara da kapamıştı hatırlarsanız sonraki yıllarda kadınlar, haralel oyunlar, organiziyede bunların keyfini kaçırınca zorlayı zorlayı oyunlara davet edilmişlerdi. Ama o kapılar, profesyonelleri kapalı kaldı, epey uzun bir süre. Bu arada profesyonel şu demek. Eğer bir spordan herhangi bir şekilde para kazanmışsan, yani sadece oynayarak değil, onun öğretmenlini yapmışsan, yavut gösteri maçlarına çıkmışsan, bu da seni profesyonel saymaya yeterli. Hatta bir sporla profesyonel olarak uğraştıktan sonra, bambaşka bir tanesinde yarışman da yasak. Jim Thorpe mesela, 1912 olimpiyatlarında, iki tane atletizim altını kazanmıştı. Eskiden profesyonel Beysball oynadığı tesbide dedince, altınları geri alındı. Sonradan teknik bir sebep göstererek, madalyalarını iade ettiler de, adam öldükten 30 sene sonra. Eksik olmasın Darya. Velhâsıl tenisde de en büyük turnvalar sadece amatörler içinde. Yandız olimpiyatların aksine, tenisi yöneten tek bir kuruluş yok. Uluslararası tenis federasyonu, sadece bazı şeyler üstünde söz sahibi. Mesela, 1900'den bir milli takınların yarıştı, Davis kupasından, aynısının kadın versiyonunda var. Öteyandan, Grand Slamlar, bağımsızlar. O ülkelerin federasyonlarının kontrolündeler. Kimin katılacağından tut, bilet ve ödül paralarına, promosyondan, yayın aklarına her şey kendilerinde. Aradan geçen zamanda, doping kontrolü gibi konular da bir standardizasyon sağlansa da, ekonomik konular da hala kafalarına göre takılıyorlar. Winbıldığının ki iyice acayip, çünkü aslında özel bir kulup orası. Bildiğin uyuyoğlu, tenisi oynayabileceğim bir yer. Ankara tenis kulübü gibi. İşte bağladım girişi, biliyordum işe yereceğini. O kulüple, federasyon ortak yürütüyorlar. Dolayısıyla, bu açıdan da farklı bir spor tenis. Bir takın milli federasyonların düzenlediği, ama katılımın küresel olduğu turnumalar. Elbette amatör geleneklere bağlı kalmış kurumlar, herhangi birinin, herhangi bir yerde, kafasına göre bir şeyler organize etmesine engelleyemiyorlar. Size ne kardeşim, özel girişim. Dolayısıyla sporun giderek, profesyonelleşmesi de, genel ekonomik gelişme, paralel olarak kaçınılmazdı. İlk pro turları, tabi 1926'da başlıyor. Tur dediğim de gerçekten bir tur bu arada. Yani bir grup oyuncuyor, alıp şehir şehir gezdiriyor ve kendi aralarını doyun atıyorlar. Klasik turnuvalar da var, ama bu turlar daha çok para getirdikleri için en iyi oyuncular arasında daha popüler bir format. Maaş artı, bonus kazanıyorlar. Şöyle bir düzen oturmuş zamanla. Grand stem champion'ını yaşamış, başarılı bir amatörü, gidip ikna ediyorlar, imzayı basıyorlar, meşur bir profesyonel ile eşleştirerek kafa kafaya tur açık arıyorlar. İki farklı dünyanın savaşı gibi pazarlanıyor. Her gün ayrı bir şehirde, aynı ikili maç yapıyor. Bayağı da yoğun tempo. Mesela eski ev saniyelerden, Ken Roseville, amatörden buraya döner dönmez, Avustralya ve Amerika'yı kapsayan beş aylık bir tur açıkmış. Rakibi Pançogonzaalese karşı 76 maç oynamış bu süreçte, 26'sına kazanabilmiş. Arada birkaç özel turunuya da katılmışlar, yani ortalama iki günde bir maç yapıyorlar. Eşek gibi çalıştırmışlar. Profesyonel kadın tenisi de böyle başlıyor. Geleneksel olarak kadınlara da açık olan nadir sporlardan biriteniz. Örneğin VimBuldun, TAB 1884 de, kadınlar için tekrar turunu vası eklemiş. Bunlar hemen ilk profesyonel tur 1967'de düzenleniyor. Hale hazır da sözleşme altındaki birkaç erkek oyuncularına oluşan bir gruba, dört tane kadın ekleyip, bunları iki sene dolaştırmışlar. Araların doynatmışlar. Bu turların başarısı granslayımlar için duble tehdit. Hem en iyi oyuncuların bazılarını kaybediyorlar. Hem de hep edir herkesin bildiği ve görmezden geldi bir skandal büyüyor. Amatörlerin aslında amatör filan olmaması çaktırmadan masaltından para almaları. Böylece bu sporcular amatör turunuvalarda ün kazandıktan sonra daha kerli kontratları imza atma şansı evde diyorlar. Granslayımlar da buna biraz göz yumuyor. Yeni yetenekleri en azından birkaç sene daha tutabildikleri için millife de rasyonlarda çanak tutuyorlar. Çünkü o sözde amatörler milli takımlarda oynayarak ülkelerine presteş kazandırıyor. Yani herkesin işine geliyor aslında pisliği halın altına gitmek fakat bir yandan da herkes birlikte kaybediyor. Çünkü sporun saygınlığı azalıyor. Göz göre göre çiğneteceğiniz bir kuralı koymayın. Otorite 101. Olimpiyatlar da aynı dertten muzlarip tabii. Özellikle dolu bloku ülkelerinin öğrenci, bakkal çakkal diye gönderdikleri sporcular tamamen devlet sponsorlundaki atletler. Endüstriyal çaptığı istismar etmişler kuraları. Herkes biliyor ama kanıtlamak zor. Mesela artık olimpiyatların genel saygınlığını tehdit eder hale gelince açılmak zorunda kaldılar. Yoksa öyle ama turizm düşüncesi bir diziminazlara sonucu ideolojik açıdan yenildiği için değil. İşte aynı dönüşüm teniste biraz daha erken yaşanmış ve 68 yılında tüm büyük türnüvalar profesyonelleri açılmışlar. Eğer tenisin açılmasının ortamı birleştirdiğini düşünüyorsanız üzgünüm tersine işler daha da karışacak. Genel olarak ne derece bir kausun hakim olduğunu göstermek için bambaşka bir detayla başlayın bu kısmı. Teniz yüz yıllar önce ilk başladığında avuçla vuruyorlarmış topa. Ama en az son 500 senedir raket kulağın diyor. Raket bu işin olması olmazı. Üstünde epi kafapattıklarını düşünürsünüz değil mi? Özellikle de adil rekabeti pek önem veren bir ideoloji hakimken halbuki tabi 978'e kadar raketin resmeyi bir standar diyor. Boyutlarışı olacak, ağırlığı bu olacak terleri şuma deden yapılacak gibi kurallar koymamışlar. İstersen ayakkabını raket olarak kullan. Yüzücülerin istedikleri paleti giyebilmeleri gibi bir şey. Bu serbestlik içinde Alman bir bahçıvan evet bahçıvan Spaghetti terden bir şey icat ediyor. DK terleri iki katman olarak örmüş aralarında da bir şeyler koymuş. Topa vurduğunda bu katmanların bir tanesi kendiliğinden kayarak topa aşırı bir spin kazandırıyor. Böylece karşı tarafa gidip sektiğinde beklenmedik bir yöneziplüğü hep. İlk başlardaki kimse önemsememişti ama birkaç sene içinde kötü oyuncular bam gün bura rakmaç kazanmaya başladıkça olay büyüdü. O zaman ki dünya bir numarası ilk turda eğlenince bir turnuvada bir daha bu rakete karşı oynamam diye açıklama yaptı. Sonra gitti. Aynı raketle kendisi bir turnuvaya katıldı. Bu sefer finaldeki rakibi maçın ortasında terk etti. Öyle bezdirici bir etkisi var. Grand Slamlar yasaklamak için teknik bir bahane aradılar. Sonunda çift örgünün raketle topa iki kez vurulması demek olduğuna hükmettiler. Kur'al illağili tespit etmiş oldular. Yalnız bu süreçte raketin haklarını başka bir satın almış. Yatırma elinde patlamasın diye karşılobi yapıyor sürekli. Akabinde tenis federasyonu ilk defa bir standart üstünde anlaşık bu rakete saftışı bırakınca bizim eleman pes etmiyor. Uluslararası açık tenis federasyonu diye bir şey uyduruyor. Ve onun dünyasında sadece spaghettir raketlerin kullanıldığı turnuvalar düzenliyor. Parası bitince de sponsor olarak bir spaghetti sosu şirketi bulmuş. Azime bak. Sonradan haksız rekabet davaları da açtı ama başarılı olamadı. Şimdi bu kısa hikayenin gösterdiği şey ki daha önce diğer sporlarda da görmüştük. Henüz büyük balıkların küçükleri yutmadı irili ufaklı deniz hayvanlarıyla dolu bir akvar yumda olduğumuz. İsteyen istediğini yapıyor. Parayı denkleştirdiği sürece. 70'lerin başında birbirine parala tam 4 farklı turunvasarisi mevcut. Dünya çapında. Hepsinin kendi kuralları ve şampiyonları var. Esas çekeşme 2 büyük grup arasında. Bir tanesi "World Championship" teniz. Dünya teniz şampiyonası. İsmih gayet iddialı. Ama alt tarafı adamın tek gidip oyuncularla tek tek anlaşma yapmış işte. O kadar. Tabii 3-5 kişiyle sözleşirsen yatırımını çıkartman zor oluyor da. Ölçek büyüdükçe riskinde azalıyor. Bir kere kendi aranda turunva düzenleyebilirsin istersen. veya oyuncularını mevcut turunuvalara bir ücret karşılığı verebilirsin. Böyle böyle tam 20 turunuvadan oluşan bir sezon oluşturmuşlar. Oradaki performansa göre yıl sonunda da bir şampiyona var. Üstelik bu turunuvalardan bir avustrali açık. Hala en avustrali federasiyonun tarafından yürütü diyor da daha büyük bir serinin parçası olacak şekilde anlaşma yapmışlar. Bu arada Grand Slamlar arasında biraz üve evlat muhamelisi görüyor. Avustrali açık. Çünkü o tarihlerde teknoloji belli. Kim gidecek dünyanın diğer ucuna? Bir de gidiyorsun raketini 2 dakika yerde bıraksan yılan dolanıyor. İzleyicilerin yarısı Timsağ zaten. Garip bir memleket. Turunuvanın tarihi de no ele ve yeni yıl açok yakın. Dolayısıyla birçok oyuncu orayı eskiçiyor. Bunlar da milleti çekmek için böyle anlaşmalar yapmışlar. Yalnız diğer Grand Slamlar da tek başına durmamış. Onlar da başka bir turunuvadizisine katılmışlar. Grand Prix isminde ve Grand Prix'nin arkasında uluslararası tenis federasiyon var. Bu ikisi sürekli kavgalılar. Karşılıklı boykotlar yapılıyor. Zaman zaman oyuncularını paylaşmıyorlar. Sonunda herkesin para kaybettiğini fark ederek bir anlaşmaya gitmişler. Seneyi 2'ye bölmüşler. WCT, Ocakta mayısak kadar olan turunuvaları düzenleyecek. Grand Prix'de yılın kalanını kontrol edecek. Ve oyuncuları paylaşacaklar. Diğer ufak turları da yuttuktan sonra bu iki büyük organizasyon çalkantılı bir birleşme süreci geçiriyor bir kat sene sonra. Sonra birbirlene davaya diyorlar. Sonra da uzlaşma koşurlu olarak tekrar birleşiyorlar. Kavga edip edip sevişen çiftler gibiler. Peki oyuncular ne halemde? Dikkat ettiyseniz şuanla kadar hep organizatörlerden ve federasiyonlardan bahsetti. Bir turunuvadan diğerine koşturan oyuncuların haklarını temsil eden birileri yok ortada. Ödül parası ağız mı geldi? Biyemmiyosan oynamak kardeşim. 1973'de Bileci'in King önderliğinde böyle bir isme sahip olup da bir şey de önderlik etmemek zaten yazık olurdu. Kadın oyuncular derneği kuruluyor. WT'ye kısaltması. Bunların yaptığı ilk iş Biyemmiyorsak oynamayız diye res çekmek. Ve böylece Amerika açığında attığı ödüleri cinciyetler arasında eşitlemek oldu. Bunun mantığı ayrıca tartışılabilir. Diğer Grand Slemlerde zaten yıllarca ayaktır etiler. Yine de şu bariz ciddi bir lobby başarısı. Aynı sene erkek profesionellerin birliği olan ATP de ses getirdi. Ayağının tozu ile Wimbaldını boykot ederek. O dönem Yugo'slavia'nın bir numaralı tenisçisi milli takımında oynamayı reddettiği için Yugo'slaha federasiyonunca cezalandırılmıştı. Olabilir. Fakat uluslararası federasiyonun baskısıyla Grand Slemlerde adamı menettiler. Bir nevi küresel karalisteyi alınmış oldu. Gitsin AV-Melerin parkerinde düzenlenen turunla.
Anıl'ın önü ve bu konuvalarda sürünsün de aklı başına gelsin dediler resmen. Hani Zilatan İbrahimov iç bir ara isveç formasını giymeyi reddetmişti ya teknik direkt öyle takıştı için. Benim de futbol anılarım böyle 20 sene öncesinden güncel bir şeyler yok. O süreç de herhangi bir kulüplere şampiyonlar lignine katılmasının yasaklandığının düşünün. Öyle bir durum. Bunun üstüne son Wimble'l'den şampiyonu dahil tam 80 oyuncu, turunu ve buikot etti. Wimble'l'den yine düzenlendi gerçe. Hatta birkaç ATP üyesi de boykotu kırıp katılmıştı ama artık oyuncular masa daydılar. Ve o sene içinde yapacakları ikinci icatleri, tenis suporunu kökünden değiştirecekti. Oyuncuların en büyük dertlerinden biri para ve prestiş kaynağı tur numalara katılımın herhangi bir standardığını olmamasıydı. Evet artık her şeyi herkese açık, organizatörler de federasyonunu anlaşmışlar. Sene boyusurken bir tur ayarlamışlar ama bu demek değil ki herkes hak ettiği yerde. Kimin neye doğrudan katılacağı, kimin elemeturu oynayacağı, kimin hiç davet edilmeyece tamamen turunu ve yöneticilerinin elinde. Yine şampiyonlar ligini kıyas için kullanırsak her sene birkaç tane adamın bir odada bir araya gelip karar verdiklerini düşünün. İniyetli hareket etseler bile adil olmaya çalışsalar bile sorunu, çünkü kullanabilecekleri objektif bir kriter yok. Her milli federasyon kendi oyuncu sıralamalarını gönderiyor bunlara. Bizim ülkenin en iyileri bunlar diye, bilmiyorsun ki kim bilir nasıl hazırladılar o listeyi. Bunun yanında ünlü spor yazarlarının ciddi bir etkisi var. Kendilistelerine yayınlıyorlar perioli olarak. En saçması da oyuncular lobi yapıyorlar kendi adlarına. Her maçı takip edecek merkezi bir sistem olmadığından, özellikle ünlü olmayan oyuncular, yine oyuncular, turunu manın yöneticisine mektup yazarak güncel maç sonuçlarını bildiriyorlar beni dağılın, beni dağılın diye. Burada ki, mesele sadece davet desinlirdi değil. Katılmayı hak eden oyuncular arasında da bir çeşit sıralama olmalı ki, kimlerin seri başı olacağını karar verebilirsin. Seri başı sistemi, favorilerin ilk türlerde eşleşmesini önder. Kurallar öyle bir çekiliyor ki, eğer bir ve iki numaralı seri başı tüm maçlarını kazanırlarsa, finalde karşılaşırlar daha önce değil. Yahu, 8 seri başı, çeyrek finalden önce karşılaşamaz vesaire. Bunları da herkes kafasına göre hallediyordu. Bu noktada Jack Kramer diye biri sahneye çıkıyor. Aslında hep sahne deydi de, ismini anlamıştık. Kendisi, amatör Grand Slam Champion'u, birçok profesyonel turunumada da şampiyon. Sonra sında dönemin en önemli organizatörü ve açık tenisin en büyük destekçisi, CV'si gayet sağlam. Şimdi de, ATP'nin ilk yöneticisi olmuş. Bu iş için hiç para almamayı da şart koşmuş. Tam o dönemlerde bir puanlama sistemi geliştiriyor. Turnuvanın önemiyle ve yendiğin oyuncuların puanına göre, her maç sonu puanın artı paz alacak. Önceleri herkesi tek tek arayıp, sonuçları toplayıp, elli hesap yapıyorlar. İş büyüyünce Kramer'in komşusu bir teniz sever var. Çalıştı, uzay ve havacılık şirketindeki dev bir bilgi sayarı, boş zamanlarında hesap için kullanmaya başlıyor. Olayım profesyonelik seviyesi burada. Her ay kocak ocak kağıtları, sonuçları basıp sağ sola dağıtıyorlar. Hiçbir resmi gücü yok tabii bunların. Ama oyunculardan büyük ilgi görünce, turnuvalar 2 km kaldılar. Davet listeleriyle, puan listeleri uyuşmazsa, ortada bir haksızlık olduğu belli olacak. O yüzden başları ağırmasın diye, çoğu bu puanları paz almaya başladı. Federasyon tabii bunu da bir güç mücadelesi olarak görerek kendi puan sistemine getirmeyi düşündü. Ama oyuncuların güvenini kazanamayacaklarını ön görerek vazgeçtiler. Aradan geçen 50 senede bu puan sistemi iyice resmiyet kazanacak ve profesyonel oyuncuların kaderini belirleri hale gelecekti. Yüksek puan eşittir, iyi turnuvalya katılım, iyi turnuvalda iyi performans da eşittir daha fazla yüksek puan. Örneğin bir gransleme elemeturu oynamadan doğrudan katılabilmek için, genelde ilk yüz içinde olmanız lazım. Ve ilk üç maçınızı kazandıktan sonra çeyrek finalde elenmek birçok düşük seviyeyle turnuvali kazanmaktan daha çok puan ve tabii daha çok para getiriyor. Zaten oyuncular arasındaki gelir uçurumunun sebeplerinden biri bu döngüsel sistem. Daha sonra bakarız ona, şimdi tekrar geçmişe dönelim. Oyuncular neyine yapmış oldu, ittire kalktıramasa da kendine bir yer açmış oldu. Ama hala en küçük ortak konumundalar. Esas güç federasyon ve turnuvaliyet gillerinde. Oyuncular turnuval sayısının sürekli artmasından, pazarlamanın da yetersizliğinden memnun değiller birçok şey köhne buluyorlar, yıllarca böyle gidiyor. Nihayet sahneye bir politikacı çıkıyor. Hamilton Jordan isimli. Bu arkadaş da o isimle zaten politikacı olurmuş. Herkesin ismi yaptığı işe uygun. Başkan Nixon'ın seçim kampanyasını yürütmüş biri, daha sonra beyaz sarayda onun özel kalen müdürlüğünü yapmış biri. Sonra bizzat Senato'ya aday olup kaybedince boşta kalmış. O sırada ATP'nin dinamik bir başkan aradığını öğrenince mülakahta öyle bir ön hazırlık ve sunumla gelmiş ki herkesin ağzı açık kalmış. Başkanlık seçiminden sonra çocuk oyuncağı gibi gelmiştir. İşi kapar kapmaz, üst düzelteki politik mücadeleleri girmek yerine oyuncuları odaklanmış. Ve onları kendi türlarını düzenleyebileceklerine ikna etmeye koyulmuş. Nihayet 1988 Amerika açık öncesinde. Yani tam 14 sen önce kuruldukları yerde ATP restini çekti. Ya eşit ortak oluruz ya da iki seneye kalmaz ayrılıp kendi türümüz organize ederiz. Acaba "Bülöf mi yapıyorlar?" diye düşündü diğerleri ve "Bülöfü görmeye karar verdiler." Cordunun doğalları kabul olmuş oldu. Ayrılma istiyor çünkü. Hemen oyuncuları topladı. En başta kimin geleceğinden eminde il ama toplantı zamanı gelince tek tek kapıdan giriyorlar. Dünya bir numarası, ikin numarası, elinde hamburger ile uzun saçlı bir genç de geliyor. Andrey Agasi. Bunlar 1990 yılından başlayarak kendi türlarını oluşturacaklarına dair imza atıyorlar. Ama her şey o kadar saçma ki, kimse de tükenmez kalem olmadığından imzalar kurşun kalemli atılmış. Sonra bu kararı bir basın toplantısıyla halkı duyurmak istediler. Ama duyurunun içeriğini öğrenen Amerika açık etkirleri onlara basın odası tahsis etmedi. Bizim politikacı yine fırsat bu fırsat diyerek o toparkta "Derme çatma bir podium hazır" atıyor. "Podium'un önüne ATP logo su bandla yapıştırılmış, ses sistemi o sabah kira alanmış, çevredeki polislerin cebine de 3-5 bir şeyler sıkıştırmışlar, sorun çıkartmasınlar." diye. "Son dakikada yetkiller durumu uyanıyorlar, tamam tamam sizi içerdeki basın odasını alalım." diyorlar. Ne afile? Oradaki symbolizm'in yerine hiçbir şey tutamaz. Gözünüzde bir canlandırın. Turnuvanın ilk günü, herkes oyuncuları görmeye gelmiş. Ama çoğu içerde bile değil, giriş kapısın hemen dışında o toparkta duruyorlar. İçerdeki bir takım yaşlı adamlar tarafından dışlanmışlar. Yaşasın devrim. Böylece çok daha fazla sayıda medyemen su buna çok daha güçlü bir hikâye sundular. Eski düzenin sonunun başlangıcıydı. Tabii salt hikâye ile peynir gemisi yürümez, paradalazım. Spor ve moda alanlarında faaliyet gösteren AMC şirketiyle büyük bir pazarlama anlaşması yaptılar. Ve bahsettikleri yeni turu, sil baştan oluşturmalarına gerek yok. Bir çok mevcut turunu ve isaflarına katlılar. İstandartlarımıza uyun, Habide zahmet olmasa 25 bin dolarlık lisan sparasını ödeyin, biz de size markamızı kullanma hakkı verelim. Takviğimizde yer açalım, uygun seviye edeki oyuncuların katılımını garanti edelim. Bu şartlar altında tam 125 farklı turunu ve başvuru yapmış. Aralarından seçip belli bir takvi oluşturuluşturmaz, televizyon anlaşması da kotaracaklerde ertesi sene. Mevcut komitelinde dağılmaktan başka çaresi kalmadı. Modern teniz doğmuştu. Tüm bunları oyuncuların zaferi olarak görebilirsiniz ama artık ATP bir oyuncu derneyi, erkek oyuncu derney olarak düşünemeyiz. Çünkü turnuvaların haksaaypleri keriz değil, tüm finansal riski alıp tüm konturuyu başkasına bırakmazlar. Esas kaybeden ITF oldu. Buluslararası teniz federasiyonu. Onlar dıştanınca iktidar yarı yeriye bölüşüldü. yönetim kurulundaki 3U'ya oyunculardan geliyor, 3U'ya turnuvalardan başkında hep beraber seçiyorlar. Eski komite öldü, yaşasın yeni komite. Bu noktada kronolojik gidişi atı bırakıp günümüzü atlayabiliriz. Kadınlar tarafında ufak tefek farkler olsa da genel tablo aynı olduğundan erkekler üstünden gitmeye devam ediyorum. Keza teklere çifler ayrımı da yapmıyorum, ekonomik ilişkiler aynı zira. Bugün ATP turdener şey, yıl boyunca 30 farklı ülkede düzenlenen 1. ufaklı 60 küssür organizasyonu oluşuyor. Bazı yönlerden hakikaten birleşmiş bir yapı var, bazı yönlerden size her zamankinden daha parçalı. Örneğin demin tam sayı vermek yerine küssür attı konuştum, çünkü grand slamlerin turun bir parçası olup olmadıkları hangi mercekten baktığınızda bağlı. yönetimleri halen bağımsız, her türlü hak sahibi kendi federasiyonları, lakin puanlama ve takvi maçısından turla tamamen integreler. Zaten onların takvi minne uymak oyuncuları istiyana ikna etmenin ilk koşuluydu. Otarilerde rakip bir organizasyon düzenden miyacak? Karşılığında grand slamlerde resmi sıralamaları dikkate alacaklar davetiyle de. Grand slamlerin altında gerçek anlamda turun parçası olan organizasyonlar var. Bir açıdan bakarsak aralarındaki tek fark kazanının aldığı puan, 250, 500 ve 1000 puanlık turunuvalar var. 3 tane kategori, grand slam 2000 puan veriyordu. Dolayısıyla bu zorluk seviyesine de dolaylı olarak etkiyediyor, çünkü en iyi oyuncular üst seviye turunuvalara katılmak isteyecekler. Bu açıdan bakınca gayet tertemiz basit bir düzen. Ama ekonomik açıdan her birinin durumu bambaşka. Örneğin yetmişlerden beri süre gelen bir gelenektir, sene sonunda en iyi sekiz oyuncusunun katıldığı bir final turunuvası düzenledir. O zamanlar federasyonu düzenliyordu tabii. ATP bugün o finalleri doğrudan sahibi. Öte yandan her sene tam yarım milyon seyircinin katıldığı, yine grand slamlerden sonraki en popular turunuvalan Indian ve else tek bir kişiyi ait. Orakalın kurucusu lereyalısına. Tüm stadium kompleksiyle birlikte satın almış. 30 tane kort var orada. Bazı turunuvalar böyle kişilerin, bazıları ayemci gibi şirketlerin, bazıları belediyelerin, bazıları da millife derasyonların. Yani turun ufak bir kısmı gerçekten ATP'nin. Bunu franchising gibi düşünmek lazım. Her dükkanı sahibi ayrı, ama ellerinde aynı lisan var, belli bir standardı takip ediyorlar. Burada sorun şu ki, her organizasyonun ATP ile yaptığı işbirliği seviyesi de farklı. Mesela isteyen kendi sponsorluk ve medya anlaşmalarını yürütüyor, promosyondu kendi yapıyor, her şey kendi yapıyor. İsteyen bazı yetkileri ATP'ye devre diyor. Paket halinde satsınlar da, gelirleri bölüşelim diye. Mesela bir turnuvanın maçları bir kanal derken diğerim
Başka kanalda. Veya anca tenist tv'den stream ediliyor veya anca özetlerini ulaşılıyor. Bazılarına erişim herkese açıkken bazıları geoblockingiyorlar, yerel seyircilerin tecrübesi zaten farklı o normal, stadiumlar farklı olduğu için ama küresel seyirciye de tutarlı bir ürün sunulmuyor. Frenchising benzetmesi yaptık da haksızlık olduğu onlara. Bir şube'de Big Mac satılırken iki sokak ortadakinde tavuk döner satılması gibi bir şey olurdu. Bu tutarsızlığın oyuncuları yansıyan bir kısmı da var, yani yapının doğal bir sonunca olarak oyuncuların aldıkları ödüller de farklı. Ya aynı puansınıfındaki turnuvalar arasında bile toplam ödülmüktar ve paylaşım şekli farklı, gelirleri bambaşka olabileceği için. A diyebilirsiniz ki tamam yine de sonuçta ATP bir oyuncu birliği olarak başlamadı mı? Oyuncular da hala yüzde elli oysayi bir değiller mi? Öyleyse her hale ükerde aslan payını kapıyorlar. Ne yazık ki öyle değil. Bir kere pasta görece ufak, özellikle de izleyici sayısına kıyasta, dünyanın en popüler sporlarından biri olmasına kıyasta alt tarafı birkaç milyar dolarlık bir pazardan bahsediyoruz. Yani Amerika'daki tek bir sporliginin ciro su, dünya tenisinin kinden fazla. Ve oradaki ligler kapalı olduklarından işverenleriyle sendik alışmış işçiler toplu anlaşma yapıyorlar da hatırlarsanız, ciro'nun aşağı yukarı yüzde ellisini alıyorlar da. Teniste bu mümkün değil. Oyunculara giden ortalama pay, beş de bir, hatta bazen o kadar bile değil. Elbette o liglerle düğmdüz kıyas yapmak yanlış olur. Zira tenisteki gelirince bir kısmı federasiyonlar yoluyla alt yapıya gidiyor. En birye in öyle bir derdi yok mesela. Yüzde yüz özel girişim bana ne bilmemlerdeki basketbolun gelişiminden diyorlar. Yine de demin bahsettiğimiz parçalanmışlığın sebep olduğu bir verimsizlik var. Ekonomiyizof skelden yararlanamıyorlar. Bu da oyuncuların gelerinin düşük kalmasına katkı yapıyor. Tabii üçüncü bir sorun da o ufak gelerin dağılımı ki bunu bilah yere göreceğiz. Yine diğer liglerle kıyas yaparken dikkat etmek gereken bir nokta var. Burada her şey dinamik. Grand Slamlar dışında kimsenin yeri garanti değil. Her turnuva takbimde yer kaplak için veya yerini korumak için sürekli rekabet halinde. Lisan sırrını başkasına satıp şehirde iştirebiliyorlar veya kategoruyu yükseltmek için yatırım ve lobby yapıyorlar. Örnen İstanbul açığın ilk senesini feder er kazanmıştı. Normalde işi olmaz oralarda. İk yüz elli puanlık turnuva alt tarafı. Belki de boğazda balık yemek için gelmiştir ama bir ihtimal bir milyon doları bulan katılım ücreti için geldi. Bu gizli saklı bir şey değil alt seviyedeki bir çokturnuva toplam ödül bütçesini dahi aşağı miktarları böyle oyuncuları çekmek için harcıyor. O oyuncular gelsin ilgi artsın sponsorlar gelsin ondan sonra da ATP ile o bir yapıp bakın bizi daha prestijlik konuma getirin derler. D veya başarılı olamayıp takbimden düşerler. Yine İstanbul'a çıktı olduğu gibi. Tüm bunların hepsi yasal. ATP'nin de işin zor. Takbimini bir sürü kriteri göre optimize etmek zorunda. Ratingler sadece bir tanesi. Mavesim, kork düzeyleri, saat dilimleri, oralarda aynı dönemde olan diğer spor organizasyonları, özellikle seyircik itdesi tenisle örtüşüyorsa. Ve tabii seyahat sürelir. Yani oyuncuları dünyanın bir ucundan diğerini sürükleyemezsin her hafta. O geçişleri iyi ayarlamaları gerek. O yüzden sezon, swing denen kısımlara bölünmüş. Ocakta Avustralya'daki sert korklarda başlıyor. Amerika'daki birkaç bahar turunuvası sonrası, Avrupa'da Toprak Kort sezonu açılıyor. Hemen akabinde kısa bir chim sezonun. Bunların de hepsinin sonunda grand slamlar var. Büyük final olarak. Tekrar Amerika'nın sert korklarını dönüş. Son baharda bir asya swingi ve kasımda ATP finalleriyle bitiş. Daha da uzatmıyorlar çünkü kasımın sonunda milli takımlar arasındaki Davis kupası var. Federasyonca düzenlenmesine rağmen ve artık ATP ile aralarında puanlama integrasyonu olmamasına rağmen takbimdeki yerine saygı gösteriyor. 1901'ü süren bir gelenek sonuçta. Sonra 4-5 hafta ara, ocakta her şey sil baştan. Ama durum, daha bitmedi. Laver kap gibi arada derede kalmış, yarı resmi organizasyonlarda var. Bunu feder her çok ittirmişti. Kurucularından biraz adamın hatırına başladılar sanır ama görünüşe göre Epey tuttu. Çünkü diğer her şeyden farklı bir formata sahip. Davet edilen aslaydı oyuncu 2 takım dünyasında mücadele ediyor. Dünya ve Avrupa takımları şeklinde, sevdin oyuncuları aynı takımda görmüş oluyorsun işte. Ama maçlar opuanları etkilemiyor. Yine de ATP, maç sonuçlarını resmi istatistiklerine dahil ediyor. Kafakafaya maç sonuçları çok önemlidır. Onların bir parçası oluyor. O yüzden rekabet seviyesi normal gösteril maçlarını daha üstünde. Tüm bunların yanında her zamanki gibi isteyen kafasına göre gösteri turunvası düzenleyebilir. Ve parayı bastırıp elit oyuncuları çekebilir. Mesela suudi ile geçen sene 6 Kings slam diye bir şey başlattılar. Bu sene de olacak. ATP'nin sıralamaları ile istatistikleri ile hiçbir şeyle alakası yok. Tamamen özel davet bazlı. 6 ünlü oyuncu çağırıyorlar. Her birine 1,5 milyon dolar katılım ücreti veriyorlar. Kazanana da ekstra da 4,5 milyon dolar. Yani turunva'yı kazanmak için toplam 6 set kazanmal lazım. Her biri için 1 milyon dolar almış oluyorsun. Öte yanda Grand Slamlar'da kıçını yırtıyor millet. Orda maçlar 5 set üzerinden olduğu için. Ve en az 7 tur oynadığın için 21 set kazanmal lazım. Daha aspar alıyorsun. Şimdi kim hayır diyecek böyle bir organizasyona. Ha, normalde ATP'nin önemli bir işlevi gerektiğinde o hayırı dedirtmek. Oyuncuların bünyesindeki turunvalara katılmaya zorlamak. Yerel organizatörleri verdiği garantilerden biri bu. Yoksa tüm teniste zonunu olur. Petroşehilerinin keyfi için, oligarkların doğum günleri için yapılan gösterim açlarından ibaret olur. Herkes sıralamadaki yerine göre çeşitli yükümlülükler altında. Şu kadar Grand Slam'a katılacak, şu kadar Master turunvasına katılacak. Eğer birini atlarlar, hem ceza alıyorlar hem de puanları düşüyor. Yine de bazı istisnağlar var. Örneğin Jokov iç gibi 30 yaşının üstünde olup en az 12 sene boyunca 600 tane maça çıkmışsan neredeyse istediğin her şeyi yapabiliyorsun. Zaten nihayetinde dünyadaki çeşitli sporliklerine tonla para gömen suudi varlık fonu ATP'nin de stratejik ortal olduğu için gerekirse yükümlülükleri ona göre ayarlarlar. Parayı veren bir şeyleri çalıyor da değil mi? Evet, böylece takfimi tıkabasa doldurmuş olduk. Ama tüm bunlar en tepedeki 100 bilemedin 200 kişi için. Peki diğer profesyonel ne yapıyorlar? Resmi sıralamada 2000 kişi var. Yaut onların dışında kalan yaklaşık 100 milyon kadar oyuncu var. Onlar ne yapıyor? ATP turu uluslararası tenisin 1. lig gibi düşünebiliriz. Yine onların düzenlediği Çalıncı'r turuda 2. ligi oluşturuyor. Ticari potansiyalleri çok da ufak olduğu için ayrıntısına dalmayacağım. Yalnız benzer bir bölük pörçük yapı orada da var. Bu arada organizasyon açısından daha büyükler. 50 ülkede 170'den fazla turunuvadan bahsediyoruz. Az bu değil. Yalnız lig benzetmesi pek isabetli olmayacak çünkü öyle katı sınırlar yok aralarında ve herkes aynı puan tavlusunda. Mesela birçok ortak arar profesyonel hem ATP'nin esas turunvalarına katılıyor. Genelde elemeturlarına girerek hem de Çalıncı'r turuna. 2 taraftan da puan topluyorlar. Tabii tam özgürlükleri yok. Elit oyunculara çeşitli sınırlar getirmişler. Genelde anca vayl kardıyla girebiliyorlar. Yani turunval direktörünün incyatifinde olan özel davetiyelerle ilgi çeksinde böyle tipleri getiriyorlar. İlk ondaki oyuncular ise hiçbir şekilde katılamıyor bunları. Kendi kendini bir çalınca edeceksin yani turunvalın mantığına ayır. ATP'nin ve kadın versiyonu WTA'nin otoritesi bu seviyede bitiyor. Ama puan integrasyonu üçüncülik diyebileceğimiz bir seviyede uzanıyor. Burada uluslar arası federasiyon tarafından düzenlinden bin küssür turunval var. Onlara ek olarak 18 yaş altı gençlere yönelik birkaç yüz turunvala daha var. Her taraf turunval dolu. Eskiden tenisin en üst tarafını yöneten federasiyon bu seviyede çekilmiş artık. Onların da altında artık ATP puanı vermeyen ama federasiyon turunvalarına katılımı kolaylaştıran milli turunvalar var. Milliliği'gler, okulu yunları. Böylece en alt seviyeden başlayıp puan biriktire biriktire sonunda grandselemlere kadar yol yapabilirsiniz. En azından kağıt üstünde. Peki bunu kağıt üstünde bırakmayalım. Diğerim ki yeten eklesiniz, deve gibisiniz bir doksan üzere harika bir el göz koordinasyonunuz var. Çevrenizden de sürekli gazalıyorsunuz. Nasıl profesyonel tenisi olacaksınız. En önemlisi de kaçan mal olur. Ekonomik mantığı var mı bu iş? Madem ki bölüm boyunca tenisin tarihi üzerinden mevcut yapının üst kısmını anladık. Şimdi büyük sporlar arasında gerçekten de ayrı bir seviyede olan ekonomik koşulları ve dengesizliği anlamak için bu alt seviyeleri genç bir tenisçinin gözünden keşfederim. Tabii önümüzdeki bölümde. Ekonomik eşit sizlik demişken bu podcasti destekleyen şehlere oligarklara teşekkürü bir borç bilirim. Nihan Tuncer, Oğuzhan Atasever, Altan Atabarut, Hamza Oğuz Ertuğrul, Yusuf Savrun, Selin Khaledelen, Can Çilin Gir, Selim Sanje, Meryem Bayraktar, Cengiz Mahcid, Özgür Akçıçak, Emre Köksel, Atlas Pera, Elif Kocataşkın, Emre Ersoy, Burak Özlemir, Gülent Boyacı, Zafer Faydalı, Çalarpir, Özenkandralı, Rıdvanduran, Vedat Kürşün, Sezer Sular. Bahadır Batır, Kadir Hacı Kurt, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Erdem Kumtepe, Salih Yunal, Bağnı Yerkovan, Erman Korkut, Mr. X, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakur, Haydin Karaman, Can Emre Hiyaldız, Refik Şekerce Oğlu ve Ali Özbek. En kısa zamanda karşınızda çıkıp teni sonunda.
Podcast Summary
Key Points:
Konuşma, Ankara Tenis Kulübü’ndeki çocukluk anılarıyla başlayıp tenis sporunun tarihsel ve ekonomik yapısına geçiyor.
Tenisin amatörlükten profesyonelliğe geçiş süreci, sınıfsal ayrımlar ve “amatör ruh” ideolojisi ele alınıyor.
Grand Slam turnuvalarının tarihi, açık dönem öncesi amatör-profesyonel ayrımı ve Wimbledon’ın katı kuralları anlatılıyor.
Profesyonel tenis turlarının ortaya çıkışı, oyuncuların ekonomik zorlukları ve organizasyonel karmaşa vurgulanıyor.
Spagetti raket skandalı ve raket standartlarının olmayışı gibi ilginç detaylar paylaşılıyor.
WCT ve Grand Prix arasındaki rekabet, ATP ve WTA’nın kuruluşuyla oyuncu hakları mücadelesi özetleniyor.
Summary:
Konuşmacı, Ankara Tenis Kulübü’ndeki çocukluk günlerine özlem duyarak başlıyor. O dönem sorumsuz ve kaygısız geçen yazları hatırlarken, günümüzdeki ekonomik endişelerle (örneğin düşük faizli krediyi kaçırmış olmak) arasında ironik bir karşılaştırma yapıyor. Ardından tenis sporunun yapısına geçiyor: Tenisin görünüşte zarif ama fiziksel olarak son derece zorlu bir spor olduğunu, profesyonel oyuncuların maraton maçlar ve yoğun sezon takvimiyle baş etmek zorunda kaldığını anlatıyor.
Tenisin ekonomik tarihine odaklanan konuşmacı, 1968 öncesinde Grand Slam turnuvalarının yalnızca amatörlere açık olduğunu, bunun sınıfsal bir ayrım aracı olarak kullanıldığını vurguluyor. Amatörlük idealinin aslında üst sınıfların değerlerini yansıttığını, profesyonelliğin ise “kirli” görüldüğünü belirtiyor. Açık dönemin ardından tenis dünyasının WCT ve Grand Prix gibi rakip organizasyonlarla parçalandığını, oyuncuların haklarını savunmak için ATP ve WTA’yı kurduğunu aktarıyor.
Spagetti raket skandalı gibi ilginç örneklerle, tenisin merkezi bir otoriteden yoksun, kuralsız ve rekabetçi yapısını gözler önüne seriyor. Sonuç olarak, tenisin hem fiziksel hem de ekonomik açıdan ne kadar karmaşık ve zorlu bir spor olduğunu, bu zorluklara rağmen milyonlarca insan tarafından sevildiğini ifade ediyor.
FAQs
Bonus Kul, çocuğunuzun harcamalarını yönetmenizi sağlayan bir sistemdir. Hangi iş yerlerinde harcama yapılacağını belirleyebilir, alışveriş miktarını kontrol edebilir ve harcamaları kolayca takip edebilirsiniz.
Tenis, fiziksel ve mental dayanıklılık gerektiren bir spordur. Oyuncular, takım sporlarının aksine yalnız başınadır, yardım alamaz ve maçlar bazen 3-5 saat sürebilir. Sezon ise neredeyse 11 ay boyunca devam eder.
Grand Slam, yıl boyunca düzenlenen dört büyük tenis turnuvasıdır: Wimbledon, Amerika Açık, Avustralya Açık ve Fransa Açık (Roland Garros). Bunlar tenisin en prestijli organizasyonlarıdır ve aynı yıl dördünü kazanmak büyük bir başarıdır.
Tenis, ekipman, seyahat ve antrenman maliyetleri nedeniyle pahalıdır. Profesyonel tenisçilerin çoğu, özellikle dünyanın en iyi 200 oyuncusu arasında değillerse, para kaybederler çünkü kazandıkları ödüller masraflarını karşılamaz.
1968'e kadar büyük turnuvalar sadece amatörlere açıktı ve profesyoneller katılamazdı. Bu, sporun elit bir sınıf ayrımı yansıtmasından kaynaklanıyordu. Ancak zamanla profesyonel turların yükselişi ve skandallar, turnuvaların herkese açılmasına yol açtı.
1970'lerde 'spaghetti' raketi gibi icatlar, topa aşırı spin kazandırarak oyunu haksız hale getirdi. Bu, turnuvaların standartlar belirlemesine neden oldu ve çift örgü gibi teknikler yasaklandı.
Chat with AI
Loading...
Pro features
Go deeper with this episode
Unlock creator-grade tools that turn any transcript into show notes and subtitle files.