Go back

Şimdiki aklım olsa paradoksu; yas, depresyon ve ötesi. | 99

38m 19s

Şimdiki aklım olsa paradoksu; yas, depresyon ve ötesi. | 99

Bu bölümde, geçmişe dönük pişmanlıklar ve kayıp-yas ilişkisi ele alınıyor. Konuşmacı, "şimdi ki aklım olsa" paradoksunu tartışarak, geçmişteki seçimleri değiştirme arzusunun mantıksız olduğunu, çünkü bugünkü farkındalığın ancak o deneyimler sayesinde oluştuğunu savunuyor. Geçmişi suçlamanın kolay olduğunu, ancak bugün sorumluluk almanın zor ve gerekli olduğunu; aksi takdirde kısır bir döngüye girileceğini ifade ediyor. Zamanın ruhunun narsistik bir yapıda olduğunu, bireysel ihtiyaçların önceliklendirildiğini ve bunun kişinin bütünlüğünü parçaladığını belirtiyor. Ardından, Kübler-Ross'un beş aşamalı yas modelini (inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme) tanıtıyor. Bu modelin, terminal hastalarla çalışarak ortaya çıktığını, ancak zamanla yas süreçlerine uyarlandığını; aşamaların lineer olmadığını, iç içe geçebildiğini vurguluyor. Özellikle depresyon aşamasının, kayıpla yüzleşme ve büyüme için kritik olduğunu, bir ayrılık örneği üzerinden açıklıyor. İnkârda "ayrılmadık", öfke ve pazarlıkta "şimdi ki aklım olsaydı" gibi tepkiler verilirken, depresyonda gerçeklikle yüzleşildiğini ve boşluk hissinin başladığını ifade ediyor. Bölüm, bu sürecin sağlıklı bir şekilde yaşanması gerektiğini, aksi halde takılıp kalmanın sağlıksız olduğunu vurgulayarak sonlanıyor.

Transcription

3669 Words, 25835 Characters

Turkish
Bu dünya benim kurgularımla eşleşmeyebilir. Bu dünya benim zihnimle yarattıklarımla, beklentilerimle kurduklarımla, bu dünya benim kurgularımla eşleşmeyebilir. Psikolojik meselelere hoş geldiniz. Ben Özgür Fatih Hatç. Bugün ve bir sonraki bölümde sizi geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Birazcık böyle nostalcı tadında bir yerlere gidelim. Birazcık kendi geçmişimizi sorgulayalım. Biraz geçmişle bugün kül ilişkimiz. Ve bunların bizi nasıl etkilediğine o daklanalım istiyorum. Geçmişe dair neleri bugüne getiriyoruz. Bunlar bizim hayatımız da nasıl yerlerde ortaya çıkıyor. Biz bunlarla nasıl ilişkileniyoruz. Ve tamamlanmamış mesellerimiz tekrar tekrar sahnine geldiği zaman biz bunlarla neler yapıyoruz. Bütün bu süre iç boyunca aslında önceki bölümlerde bol bol vurguladığım bir konu. Bugün kübeliminde çok önemli bir konusu, çok önemli bir başlığı. Yas depresyon. Nere de konumlanıyor. Bütün yaşadığımız deneyimlerin içinde büyüyebilmek için bir depresyon süreci ve tabii ki kayıp yas ilişkisinden bahsediyoruz. O yüzden bütün bunlara bakarken şöyle bir zaman tüneline dalıp oradan neler çıkarıyoruz. O zaman tüneline gittiğimizde kendi çocukluğumuzdan bakalım karşımıza neler çıkıyor. Bu iki bölümde 99 ve 100. bölümde bakalım o zaman tüneli bizi nasıl bir yere götürüyor. Bugün bir kalç şeyden bahsetmek istiyorum. Bunlardan bir tanesi küpler olsun, bu beş pasamaklı yaz modeli. Ama ona geçmediğine önce başka bir şey demek istiyorum. Şimdi şöyle bir şey var aklımda. Şimdi ki aklım olsa paradoxu diye bir şey uydurdum. Bunun farklı farklı isimleri olabilir. Ama bu şekilde söylemeyi böyle biraz akılda kalıcı gibi hissediyorum. Şimdi ki aklım olsa paradoxu. Nedir bu? Geçti alt bakış açısından bakalım. Otantik tarafımızdan birazcık bakalım. Şimdi ki aklım olsa işte o karar vermezdim. Şimdi ki aklım olsa işte ne bileyim o kişiyle beraber. O o kula gitmezdim. Şimdi ki aklım olsa tembelli getmezdim. Şimdi ki aklım olsa daha çok ders çalışırdığım daha sağlıklı beslenirdim. Şimdi bütün bunlar bana acayip abcurd geliyor. Çünkü şimdi ki aklıma ulaşabilmek için zaten o günleri yaşamış olmak gerekiyor. Ayırca şimdi ki aklımla yapacağım o zamandaki değişiklikler de şu anki aklımı şu anki zamanımı yok edebilir. O yüzden şimdi ki aklım olsa bunları yapardım demek aslında bugünün komple değiştirmek muayene aslında bir nevi geliyor. E zaten o günleri yaşamanın aslında deneyimi var. Bir nevi bunu inkar ediyor oluyorum. Yani bence iş çok karman çorman bir yere geliyor. Bir yandan da bunu düşünüp kaygı ürettiğimiz zaman çitdiği manada enerji harcamaya başlıyoruz. Çitdiği manada böyle bir kasılma ya sinir sistemimizde gerilmeye sen patik aktivasyonun daha fazla olduğu belki de bütün fizyorecimize yansıma yaptığı bir yere geçiyoruz. Şimdi bütün bu tarzı eslenişler ve bütün bu tarz serzenişler aslında bildiğimiz tabiyle bir nevi pişmanlık ifade ediyor olabilir. Bu da aslında bu pişmanlık da bizi çeşitli savuma mekanizmalarına itebilir. Kendi otan titlimizle tek de barışık olmadığımız bir yere bizi götürebilir. Eğer ben bugün buradaysam hepimiz için söylüyorum kendi adıma değil yani ben dilinde konuşarak bunu söylüyorum. Eğer ben bugün buradaysam harkayım şu an aileyim demiyorum. Sadece şimdi buradayım diyorum. Geçmişte yaptığım o seçimlerle birlikte buradayım. Bu günkel halimden memnun olmayabilirim. O zaman değişikliği şimdi de yapabilirim. Ama bugünkü halimden memnun değilim diye geçmişi suçlarsam bütünümde çok önemli yerleri inkar etmeye başlarım. Geçmişi suçlamak çok kolay. Ama bugün sorumluluk alıp oraları kapsamaya başlamazsam emin olun. Bugünkel halimi de suçlamaaya başlayacağım. Bugünkel halimden de memnun olmamaya başlayacağım. Çok bariz bir kısır döngüye gidiyoruz aslında. Bugünden sorumluluk alıp aksiyona geçmek pek kolay bir şey değil. Suçlamak da kolay. Bence birçok kişi bu sorumluluğu almak ismından kaçıyor. Birçok kişi ya işte zaten şöyle olsaydı şartlar böyle olsaydı. O bana bunu yapsaydı. Ben bugün şöyle yapabilirseydim. Yani yapamıyoruz ki. Bunların hiçbiri olabilecek şeyler değil. Eğer bugün yaşadığım hal ile ilgili bir problemin varsa bugün bir şey yapmaya başlayabilirim. Zaten şöyle bir düşün düğümüz zaman benim hem meslekiyi hem insanı olarak gördüğüm. Bazen artık çok sıkıştığımızda. En dipe düştüğümüzde zaten yapacak bir şey kalmadı dediğimizde bari şimdi de bir değişiklik yapayım. Bari terapiye gideyim demeye başlıyoruz. Ne bileyim. Benim bütün ilişkilerim hemen hemen aynı şekilde bitiyor. Ben çok büyük aşkla sevgili olmaya başlıyorum. Sonra hep aynı problemler çıkıyor. İşte ne bileyim beni terk ediyor. Beni aldatıyor. Ben onu aldatıyorum. Ben başkasına ilgi duymaya başlıyorum. Ya da işte o işine daha ön planı koymaya başlıyor. Ne olduğu şeklini ne olduğu çok önemli değil. Burada hep aynı şey ile karşılaşıyorsam bir noktada en dipe düştüğümde bazen şunu diyorum. Demek ki burada benle ilgili de bir şey olabilir. O noktada ben bir şey yapabilirim. Şimdi bunu ne zaman diyoruz biliyor musunuz? Depresif bir hale gelmeye başladığımızda. Öyle bir kıvamı var ki hem depresyondayım. Hem de küçücük bir parçam belki yaşamaya dair bir şeyler istiyor. Yani tamamen her şeyi koparıp bırakıp ölmüyorum. Ama ölüm gibi bir şey oluyor ama belki kimse ölmüyor. Özdemir ağısafa da sevgilerim. Sosun sayıklarım sosun. Şöyle bir düşünsenize geçmişinize şöyle birye gitseniz o zaman tüneline biraz girsenize. Neleri değiştirmek ister, diniz gibi düşünüyorsunuz. Hangi seçimleri? Birazcık daha çalışsaydım. Gerçekten o işe girebilirdim. İşte annem babam beni daha çok severdi. Bu zaten bence bambaşka bir hani dikkat etmemiz gereken nokta o koşulluk avuyla ama. Hadi ben söyleyeyim. Ya işte şunu şunu yapmasaydım. Aslında daha mutlu olurdum. O kızla ayrılmasaydım. O herkese kötü davranmasaydım. Bir şöyle kendi zaman tünelinizden girin. Bakalım neleri dair bir nevi pişmanlık duyuyoruz. Bir şey söyleyeceğim. Pişmanlıkla ilgili işin çok paradoxal bir kısmı var. Bunları dile getirip kendi önümüze koymaya başladıkça. Onları kapsamaya dair bir fırsat yere tüyoruz. Ama önümüze koymayıp pişman olduğumuz şeyleri bastırmaya başladığımızda onları içeride daha fazla enerjicemeye başlıyor. Daha fazla, alanda fazla hani böyle bir gitserin. Remi gibi birazcık işlemciği daha fazla çalıştırmaya başlıyor. O yüzden bir böyle düşünebiliriz. Ya hak katende şu daha farklı yapmış olmayı isterdim. Ama hemen bugün söylediğim şey gelsin aklınıza. Bunu diyebilmek için o deneyimi yaşamış olmam gerekirdi. Çok büyük bir paradox var. Ben de bir sürçe ediyorum. Hatta bu bölümü yaparken bile geçmişe gidip baktığımda. Ya şundan da biraz utanmıştım aslında. Bilmiyorum ki değiştirebilirdim diye bir parça bunu söylüyor. Ama bunu söyleyen parça mu ortaya koyduğumda ona şefkat gösterebilecek parçağımda ortaya çıkabiliyor. Kolay bir şey değil. Ve hani birazcık şöyle eleştirel bir yerden de söylüyor olayım. Zait gayes diyoruz ya zamanın ruhu. Çok narsistik bir yerde herkesin kendi ihtiyacını bir yerlerden talep ettiği hak gördüğü bir yerde. Bunu hani toplumun bir çok kesimi işte ne bileyim siyaset. settim bir çok kesimi yapabiliyor. Aslında bir yerde gördüğümüz özellikle üst taraflarda gördüğümüz bir şeyi zamanına içselleştirip, zanki bizde yapabilirim, siz gibi geliyor. Yani ne demek istiyor? Vallahi benim çok sinir olduğum bir şey var. İstanbul'da yaşarken insanlar yolda kendi ihtiyacın karşılama için işte ne bileyim 3 şeritli yolun bir tarafına gönlünce park edebiliyor. İşte bu adat caddesi mesela İstanbul'un böyle en popüler caddilerinden bir 4 şeritli caddelerinin en saatarı neredeyse sürekli park şeklinde ilerliyor ve birileri oluyor park ettikçe belki yüzlerce binlerce kişinin işi aksıyor. İşte böyle bir zincirleme etkiyle herkes de farklı sinirlenmeler. Belki başka tepkilere yola çabiliyor. Yeri geliyor. Gerçekten de bu sene özellikle okullarına çıldığı dönemde şuna çok şahit oldum. Kendi çocuğun okula bırakabilmek için o 4 şeritli yolun işte 2. şeridi hatta 3. şeridini bile kapatarak. Sanki kendi ihtiyacı bu dünyadaki en önemli şeymiş gibi başka insanların ne yaşadığını umursamadan davranılabiliyor. Zamanın ruhunda bunlar sistik taraf var. Konuya nereden geldik? Şöyle bir yerden bağlayacağım. Kişi kendi ihtiyacını öncelikle gördüğü zaman kişi kendinde bir şeylere hak görmeye başladığı zaman. Böyle zorlandığı bir deneyim olunca da başkasını suçlamak başına gelen olayı suçlamak. Bazen madrı düşmek daha kolay oluyor. Bu varuluşumuzun sorumluluğunu almadığımız bir yer. Bu gerçekten narsistik bir yer. Evet geçmişe dönüp bazı şeyleri nasıl farklı yapabileceğimizden bir şeyler öğrenemeliriz. Bu bir şeyler öğrenme halide çok faydalı bir durum. Sağlıklı bir durum. Yani ben şimdi aklıma olsa para doksundan bahsederken "Biz geçmişe iş değerlendirmeyelim, oraya ilgili bir şey bakmayalım." demek istemediğimi. Kastımın bu olmadığını bence çok iyi biliyorsunuz. Tabii ki kendimizle ilgili bir analiz yapacağız. Ama parçalarımızı dışlayan işte ama yani ben de ne biçim bir iymişim. Bu da yapılır mıymış gibi yargılayan kendimizi kapsamadığımız bir yerde durmayalım diyorum. Şimdi ki aklıma olsa şunu yapardım diye kendimi böyle çukura itmiyim. Sahip çıkarak gelişmeye çabalayayım. Kendimin farklı parçalarını bütünüme dahil ediyor olayım. Bu kısım çok önemli. Zaten ancak o şekilde büyüyüyoruz, o şekilde gelişebiliyoruz. Öbür türlü işte birazcık daha narsistik bir konuma geçip sanki bu dünya bize hizmet etmek için varmış da tek gerçeklik, tek böyle hayaller bizimmiş gibi bir yere gidebiliyoruz. Dünya bizim kurgularımızı gerçekleştirmek üzere varmış gibi bir talebe geçebiliyoruz. Böyle bir şey olamaz. Dünya bizim kurgularımıza uymayabilir. Dünya bizim ihtiyaçlarımızı gerçekleştirmeyebilir. Bu bence çok anlaşılabilir bir durum. Ama zaman ruhu daha narsistik bir yerde. Zamanın ruhu sanki bizim kurgularımız en doğrusu, en olması gereken miş gibi böyle algılamaya böyle bir varuluş biçimi insanlara dikte ediyor. Ama bu da aslında kendi bütünümüzden kopup, tek parçamızı bütün müşzenletmemize vesile olabiliyor. Yani bir daha söyleyeyim bu son söylediğimi hepimizin farklı parçalardan oluşan organize bir bütünü var. Zaten geçtalt kelimesinin tanımı as çok bu. O yüzden biz farklı parçalarımızı farklı biçimlerde organize ederek kendi bütünümüzü keşfediyoruz. Ama ben tek bir parçamı, tek bir kurgumu alıp ben buyum dersem o zaman bütünümden kopmaya başlıyorum. O zaman bol bol tekrar ettiğim, marktin bu berin ifadesiyle kendi bir nesnelesiyle başlıyorum. Nasıl büyücem aslında önceki bir kaç bölümde bundan bahsedip duruyorum. Yani depresif pozisyon, diyip duruyorum. Depresyona girdiğimiz halk aslında büyümeye doğru ilerli diyimiz haldir. Hatta daha da önceki bölümlerden birine gidersek hastalık şifalanmanın başlangıcıdır. Yani hastalığa illa çok kötü bir şey gibi bakmak yerine bazılarının bizim bağışıklık sistemimizi güçlendirdiğine böylece daha şifalı bir yere geçtiğimizi konuşmuştuk. O bölüme isterseniz bakarsanız orada daha detaylı bir şekilde hem tarif içerisinden farklı kısımlarını anlatıyorum. Şimdi buradan depresyon konusunda geçeceksek geçeceğiz. Küble Rosu modeline tam burada bağlamak istiyorum. Konuyor işte az önceki kurgularla beraber merak etmeyin hepsini birleştirebilirleştire ilerleyeceğim. M önce birazcık Küble Rosu modelinden, Küble Rosu'nun elzebet Küble Rosu'nun kim olduğundan kısa çık bahsettiği olalım. İsviçreli Amerikan bir psikiatrist. Bu Küble Ros modeli, Yas modeli olarak bilinen model 1960-199 yılında yayınlanıyor ortaya çıkıyor. Şimdi burada ilginç bir hikaye var. O dönem ki tıp dünyasına baktığımız zaman ölüm çok büyük bir başarısızlık olarak görülüyor. O yüzden doktorlar, özellikle böyle hastalarla ölüm hakkında pek konuşmuyormuş. Terminal dönemdeki hastalar, yalnızlığa itiliyor, yalnızlığa terk ediliyor, bırakılıyormuş. Yani ölecekse artık hastane onu istemek hala bunu yapmam bazı yerler var. Terminal dönemdeki hastaları, çeşitli sebeplerle kabul etmeyen doktorlar ve hastaneler var. Oraya girmeyelim. Şimdi konumuzda kalalım. Ama 1960'lara gittiğimiz zaman doktorların tıp dünyasının başarısızlık olmaması için hastaları terk etmesi elzebet Küble Rosu rahatsız ediyor. E kendisi terminal dönemdeki hastalarla görüşmeye başlıyor. Aslında burada önemli bir ayrım yapalım. Bu model zaman içerisinde yas ile ilgili, yası yaşayan kişilerle ilgili bir yere evriliyor ki güzel de bir model. Ama çıkışı, orijin hikayesi aslında ölüm sürecine doğru ilerleyen hastalardan geliyor. Burası bana çok ilginç geldi araştırırken, çünkü onların yaşadığı süreçle, yası yaşayan yakınların, akrabaların, tandıkların yaşadığı süreç, bu beş basamağın her birine çok böyle eşleşerek, çok böyle oturarak paralel gidiyor. Nedir bu beş basamağın bu hani çok da popular olan diyeceğim. Hala 1960'la, hala bugüne kadar popular olan. Bir inkar basama iki öfke üç pazarlık dört depresyon beş kabullenme. Birazdan hepsini örnekleyerek anlatacağım. Küble Rost, ölüm sürecine giren hastaların ve daha sonra fark ettiği üzere, onların yakınların yaşadığı yas döneminin bu beş basamaklı ilerlediğini gözlemliyor. Fakat kendisinin de vurguladı şöyle bir nokta var. Burası çok tartışmalı bir yer olarak karşımıza çıkabiliyor. Kaynaklara göre, küble Rost ölmeden önce şöyle bir şeyden bahsediyor. Bu aşamaların kendi kastından daha yanlış daha farklı anlaşıldığını söylüyor. Sanki insanlar böyle madde madde bunu alıp, tamam işte birinciyi gerçekleştirdim, tikattım, ikinciyi gerçekleştirdim, tikattım gibi ilerlerken. Bunun böyle olmadığını söylüyor. Özellikle zaten varolustus taraftan baktığımızda yas bu kadar da formülüze edilmiş bir şey diyemeyiz. Yani bunlar ismini koymak, aslında bir yandan yardımcı oluyor. Çünkü kişinin kaybolmuş olduğu bir süreçte. Ah evet bak ben şuralarda bir yerdeyim demesine de yardımcı oluyor. Ama bir yandan da bu kadar formülüze etmek yasın doğa aslında, otantikliğini birazcık kaçırıyor gibi bakılıyor. Şimdi güzel kısmı diyeceğim. Küpler roast da aynı şeyi söylüyor. Yani bu beş basamaklı modeli ortaya koyan bir tereatürek hatan kişinin kendisi de diyor ki, "Ben öyle demek istemedim aslında. Siz biraz onu alıp tabircayse bir böyle şey, gündük çamaşır listesine, eviş listesine çevirdiniz." O bu şekilde söylemiyor. Ben yorumluyorum şu anda. Yani süreç bu kadarli ne yer işlemiyor? Kişi işte ne bileyim, inkâr eder, öfkeye şarpa, zarlıkye şarpa, sonra tekrar inkâr edeceğiz. Sonra biraz depresyon yaşar, sonra tekrar işte, belki pazarlığa gelir. Sonra bazı şeyleri inkâr etmeye başlar. Süreççuk içiçe geçebilir. Kişi böyle bir anda belki bir gün içinde, belki bir saat içinde üç farklı basamaya şey biliyor. sonra başka taraflara geçebilir. Yani bu kadar lineğer bir model değil aslında ve bence bu çok önemli bir kısmı. Ama kendimizi belli bir yerlere oturtmak adına bir ne bileyim geçti atlılığında temas sınırı takipede bilmek adına genel bir çerçeve bize verir. Ben seviyorum. Yani bu beş basamak bu modelin akışındaki bazı yerleri seviyorum. Dediğim gibi böyle hani kutsal kaynak ya da tikatı camz bir çeklistki bir bakmamıza gerek yok. Ben öyle bakmıyorum. Hadi gelin bir de yani bu beş basamahem tek tek şöyle bir daha detaylı bakalım. Şimdi kayıp yas dediğimiz zaman yine var oluşturaftan baktığımız noktada illaki fiziksel bir ölüm olması gerekmiyor. Kendi içimde yarattığım bir kurgunun ölmesi de bir yas getirir. Duyukusal olarak yakın ilişki kurduğum birinin artık benimle olmaması, fiziksel olarak hayatta olsa bile benimle olmaması da bir yas gerektirir. Çok güzel bağı kurduğum bir eşyam bir evim, ne bileyim bir aracım ve onun kaybı yani onu satmak da olabilir. Ya da ne bileyim bir şekilde artık ben ne değildir. Çok sevdiğim bir eşyam kaybetmişimdir. Bunlar bile yas gerektirir. Çünkü oraya biz zihinsel olarak duyuk olarak bir şeyler koyuyoruz. Hiçbir şey hissetmemek garip olabilir. Ama o yasta takılı kalıp böyle doygun şekilde yaşayamayıp onun enerjisini içeride sıkışmış bırakırsak o sağlıksız bir süreç olur. Biliyorsunuz yakın ilişkiler, romantik ilişkiler böyle konular içinde birçok konu için çok güzel örnek oluyor. O yüzden oradan örnek vermek istiyorum. Şimdi, klasik senaryolardan gidelim. Diyelim ki bir çift var, güzel bir ilişkileri var. Çok büyük bir aşkla başladı. Güzel bir şekilde devam etti ilişki bir süre sürdü. Sonra taraflardan biri ayrıldı. Hem de öbürünün hiç beklemediği şekilde ayrıldı. Bu ayrılık sonrası birinci basamak neydi? Incar. Terk edilen taraftıyor ki "Bu gerçek değil." Yani "Yoo, aslında ayrılmadı. Kafası karışık." Yani o öyle söyledi ama onu demek istemedi. Biraz zamana ihtiyacı var. Böyle diyebilir. Ya da böyle daha ilginç bir senaryoda oluyor. Biri ayrılıyor. Falan her şey gibi, kavgalar, tartışmalar, gerçekleşiyor. Ertesi gün, terk edilen taraft, hiçbir şey yok gibi arıyor. "Eee bugün ne yapıyoruz?" diyor. Nasıl geçti günü diyor. "Öbürgün biz ayrıldık." diyor. "Yoo, ayrılmadık ki biz." diyor. Bu tam bir incar basama. Yo, ayrılmadık ki biz. Buradan sonra, incar basama genellikle çok uzun sürmüyor. Bir sonraki basamak daha böyle çaf çaflı oluyor. Öfke. Bana bunu nasıl yapar? Bana bu kadar söz vermişti. Ben ona, bu kadar şeyimi verdim. Ben buna bu kadar emek verdim, yıllarımı verdim. Çok nankör. Arkasından belki bir sürü hakaretler. Kimse beni uyarmadı. Arkadaşlarımda belki biliyor da. Şimdi öfke'nin nereye sıçlayacağı bile belli değil. Çünkü bir yere tutunmak istiyor. Ve o öfke bir suçlu aramaya başlıyor. Bu kısım çok uzun süre biliyor ya da dönüp dolaşıp buraya gelebiliyor mesela. Sağlıksız. Diğer basamakları yaşamamız çok önemli. Bir sonraki basamak pazarlık. Yani zihinsel olarak böyle. Ha diyor aslında şurada ipuçlarını vermiş. Ben görmemiştim. Yani şunları yapsaydım. Şimdi ki aklım olsaydı bu ilişkiyi kurtarırdım. Geldikine şimdi ki aklım olsaydı. İşte bu pazarlık basama. O yüzden bölümü, o yüzden podcastin bu 99. bölümünü oradan açtım. Hatta yüzüncü bölümü daha da bambaşka bir yerden de buralara bağlayacağım. Ben de ipucunu vermiş olayım. Yüzüncü bölümde bazı sürprizlere niyetim var. Ama işte bütün bunlarla beraber geçmişe gidiyoruz diyoruz ya. Şimdi ki aklım olsaydı ben onu kaybetmezdim. Nasıl pazarlık ediyoruz değil mi? Ya işte peki bir daha denesek hani senin istediğin gibi davransam, fiş almasam biraz daha fiyatı indirir misin? Fazarlık. Kurtarmaya çalışıyor bir şeyleri. Ya kendi içinde bir şeyleri oturtmaya çalışıyor. Ya da gerçekten ilişkiyle ilgili. İki genelde bu ikinci sider. Geri döndürmeye çalıştığı bir şeyler var. İşte ya bak vallahi yani biz tekrar beraber olalım. Her gün evi temizleyeceğim. Bir daha hiç kıskanç yapmayacağım. İste deyin gibi arkadaşlarına çıkabilirsin. Çok güzel pazarlık. Tabii ki uzun vadeli olmuyor. Çünkü esas mesele bambaşkadır. Ve bunlarla bir şekilde çiftlerin yüzleşmesi çok önemlidir. Bunların yüzleşilebilmesi için de kişilerin kendi içinde yüzleşmeler yaşaması çok çok önemlidir. İşte burada dördüncü basamağı geliyoruz. Esas konumuz olan basamağı geliyoruz. De pression. Bitti. Elişki bitti. Ama ben buna hiç hazır değilim. Perbat hissediyorum kendimi. Ben onu seviyorum. O belki başkası ile. Arama istiyorum. Ulaşamıyorum. Arıyorum açmıyor. Ama zaten arama gist desem de aramamın da bir manası yok. Birlikte kaldığımız ev artık bizim değil. Birlikte kurduğumuz hayaller artık bizim değil. Kurguladığımız gelecek artık ortak bir gelecek değil. Vallahi hiçbir şey yapmak istemiyorum. Ne yataktan kalkmak istiyorum. Ne bir şey yemek istiyorum. Bütün gün böyle duvara bakayım. Keşke geri gelse. Keşke o yaptığım bazı şeyleri yapmamış olsaydım. Ama bunun da hiçbir manası olmadığını biliyorum. Kendimi suçlayacak enerjin bile yok. Onca hayalim vardı. Artık hiçbiri gerçek olmayacak. Bundan sonra ne yapacağım bilmiyorum. Bilmekte istemiyorum. Bütün bunlar depresyon basam ha. Bütün bunlar gerçekten olanlarla yüzleşebilmesi reçi. Kendi içimizde yoğun şekilde yaşadığımız duyguların ve hayatın gerçekliğinin bir şekilde bizim zihinsel pazarlığımızın ötesinde yüzümüze vurdu. Ve bir şeylerin yavaşladığı yer. Bir boşluk oluştuğu yer. Çünkü önceki iki basamak öfke ve pazarlık basama inanılmaz enerji barındırır. Çok yoğun bir enerji harcarken büyümek için gereken o boşluğu doğurgan boşluğu bulamayız. Depresyon doğurgan boşluğa alan açar. Eğer öfke de veya pazarlıkta kalırsam zihnimle bir şeyleri zorla yapmaya çalışırım. Ve zihnim bu süreçte nereden nasıl büyücüğün aslında bilemez. Birazcık sürece müsaade etmek önemlidir. Birazcık o doğurgan boşlukta kalabilmek ve yaşamın bizim henüz tanışmadığımız parçalarımızla bizi tanıştırmasına müsaade etmek gerekir. İşte depresyon bunu yapar. Acılı yapar, sancılı yapar. Hayata dair kurgularımızı yıkıp hislerimizi umutlarımızı çöker terek yapar. Ama sancısız doğum olmaz. Büyüye bilmek için zorlanmamız gerekir. İşte bu depresyonu yaşadıktan sonra peşinci basamak kabullenme basamak. Evet çok sevdim. Evet bu ilişki bitti. Özliyorum. Canım da acıyor ama yaşam. Devam edebilirim. Belki arzladığım bu değildi. Belki kendimi inşa etmeye çalıştığım taraf bu değildi. Ama yaşam her zaman benim planlarım gibi gitmeyebilir. Yaşam benim kurgularımla uyumlu olmayabilir. Ben bir şey istiyorum diye her zaman bu gerçekleşmeyebilir. Vallahi canım acıyor, aklıma geliyor. Bazen özlüyorum. Ama olabilir. Bundan sonra özlüyorum. "Dürüm diye tekrar onunla olmak zorunda değilim. O günleri yaşadım, o günler bazen çok güzeldi, bazen çok sanclıydı. Ama hepsi de benimdi. Buradan sonra yeni bir şeyler yapmaya ve kendimi zenginleştirmeye dair. İçsel olarak niyet edip bir şeylere çaba gösterabilir. Burası da kabullenme basama. Tüm basamakların şöyle bir üzerinden geçtik, biraz örnekledik bir gerçek ilerim isterim. Şöyle bir güzel bir nefes alın isterim. Bütün bu süreç için kendimize merhametli olmak çok önemli. Bunu bol bol söylüyorum ve çok inanarak söylüyorum. Bütün bu süreçte özellikle o dördüncü basamakta depresyon basama anda. Bu da bir şeyden bir şeyden geçti. Bu da bir şeyden geçti. Bir şeyden geçti. Eğer ki geçmişten bugüne olan bazı olaylarda "Ya benim durduk yere şu aklıma geliyor. Rüyalarımı bu giriyor. İşte hâlâ o iş yerinde verdiğim karar aklıma geliyor. Çocukken yaptığım şu davranışı düşünüyorum. O sevgili makluma geliyor. Bu arkadaşıma yatıma giriyor." "Diyorsam yarım kalmış. Lâye ile yaşanamamış bir yaz olabilir." Ve bunları yapmadıkça, bunları bu yazı yaşamadıkça da kendimizi kabul etmek, kendimizi olduğumuz gibi kapsayabilmek çok zorleşir. Bu bizim "Ya evet, benim burada demek ki tamamlanmamış bir yazım var." Demek için ipuçları olabilir. Şöyle bir düşünün geçmişten bugüne deleri yoğun, böyle duygusal enerjiyle getiriyorsunuz. İşte az önce söylediğim gibi bazı hikayeler, sevgilere arkadaşlar. Neler, kimler aklınıza geliyor, rüyalarınıza giriyor. Hangi düşünceler? "Ya, şu şöyle olsaydı. Ya, şimdi aklıma olsaydı. Bunun gibi böyle birazcık takıldığınız, pişmanlık duyduğunuz. Hangi deneyimler belki bir türlü zihninizden çıkmıyor. Belki ismini koyamıyorsunuz ama duygusal olarak bir enerji barındırdığını istediyorsunuz. Bütün bunlar, noksan kalmış, yaz süreciyle alakalı olabilir. Tabii söylemek lazım. Tek başımıza bunu yapmak pek kolay olmayabilir. O yüzden terapiyordamı, güvenli bir ortam bunların için çok sağlıklı olabiliyor. Toyadoya ağlayabileceğimiz, yargılanmadan dinleyebileceğimiz. Yargılanmadan kendimizi ifade edebileceğimiz bir ortam. Şimdi ben ne bileyim, eski sevgilimi düşünüyorsam tutup da "Ya, o, niye aklıma geliyor?" diyorsam kendimi yargılıyorum işte. Söyle deyimiz konuştuğumuz gibi. Ve bu yine yasın yaşanmasını engellilen bir hale bürünmeye başlıyor. Depresyon yaz dediğimiz şey, kurguladığımız halleri bırakabilmek ve yeni kurgular yaratabilmek, yani bunun adı büyümek. Ben bu yum dediğim hali bırakıp yeni modeller yeni kurgular geliştirebiliyorsam büyüyorum. Bazen hazır olmasak bile o yarattığımız kurgular, artık son kullanma tarihini geçirmiştir. Bu kulağı, matariye geçen bir ürünün tüketmeye çalıştıkça da içtence zehirliniriz. Kınır bırakmak bazen hakikaten de çok zor dur. Yani böyle geçmişte tadı çok güzel olan bir deneyimi, bugün de yaptığımızda tadının güzel olmasını reklersin. Ama son kullanma tarihi geçtiyse o artık mide bulandır. O artık biz zehirlemeye başlar. Biz hala o eski deneyimi tarihi geçmemiş gibi kullanmaya ısrar edersek kendimizi içtenice zehirliyip öldürürüz. O yüzden ben bu yum dediğim veya bu çok keyifliydi dediğim deneyimleri bırakabilmek büyümektir. Yaşam bizim kurgularımıza göre ilerlemiyor. Yaşam bizim arzularımıza göre kendini şekillendirmiyor. Biz bu bütünün bir parçasıyız. Yaşam birçok zaman bizim hayallerimiz arzularımız kurgularımızla paralel gitmeyebilir. Fakat bu bizim kendimizi keşfetmemiz içinde bir fırsat yaratıyor olabilir. Biz yaşamı kontrol edip ona bir şeyleri hükmetmeye çalışmaktansa, diyeşamla birlikte uyumlanarak ilerlediğimizde çok daha akışta çok daha huzur içinde gidebiliriz. İşte büyümek tam da böyle bir şey. Bir yerde sıkışıp kalmaktansa, bir yerde sürekli aynı şey yapmaya çalışmaktansa, yeni modeller geliştirebilmek, kendimizin farklı parçalarını deneyimleyebilmek. Büyümek ancak depresif pozisyonu yaşamakla mümkün oluyor. Hayatın bizim hayalimizdeki gibi olmadığının yaşamın bize bir şey borçlu olmadığının idrakı ile mümkün oluyor. Yaklaşık 4.54 milyar yaşındaki bu dünyada 4.54 milyar. Hadi biz ona 4.5 diyelim. Kulaşık 4.5 milyar yaşındaki bu dünyada 3.1000 yıldır var olan homo sapiyens, yani az çok insan olarak bildiğimiz canlı. Bunu düşününce, hayatın merkezinde bizim olmadığımızı görmek a kolaya alegeliyor. Dünya bize bir şey borçlu değil, biz onun içinde yaşıyoruz. 3.1000 yıldır var olan insanların içinde eğer ki şanslıysak yaklaşık böyle bir 100 yıl yaşayıp gidiyoruz. O da şanslıysak 3.1000 yılın içinde 100 yıl yaşıyoruz gidiyoruz. Üstünü üzülük. Bunu 4.5 milyar yaşındaki dünyanın içinde yapıyoruz. Bu dünya bize ne borçlu olabilir? Bu dünya bizim kurgularımızla eşleşmeyebilir. Kendinize güzel bakın. Sevgiyle kalın, geçti atla kalın. Görüşmek üzere.

Podcast Summary

Key Points:

  1. Geçmişe dönük pişmanlıkların ("şimdi ki aklım olsa" paradoksu) mantıksız olduğu, çünkü bugünkü bilgeliğin ancak o deneyimlerle kazanıldığı vurgulanıyor.
  2. Geçmişi suçlamanın kolay ama sorumluluk almanın zor olduğu; bu durumun kısır döngü yarattığı ve narsistik bir konuma yol açtığı belirtiliyor.
  3. Zamanın ruhunun bireysel ihtiyaçları önceliklendiren narsistik bir yapıda olduğu, bunun da kişinin bütünlüğünden kopmasına neden olduğu ifade ediliyor.
  4. Kübler-Ross modelinin beş aşaması (inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme) tanıtılıyor; bu modelin lineer değil, iç içe geçebilen bir süreç olduğu vurgulanıyor.
  5. Depresyon aşamasının, kayıpla yüzleşme ve büyüme için kritik bir dönüm noktası olduğu örneklerle açıklanıyor.

Summary:

Bu bölümde, geçmişe dönük pişmanlıklar ve kayıp-yas ilişkisi ele alınıyor. Konuşmacı, "şimdi ki aklım olsa" paradoksunu tartışarak, geçmişteki seçimleri değiştirme arzusunun mantıksız olduğunu, çünkü bugünkü farkındalığın ancak o deneyimler sayesinde oluştuğunu savunuyor. Geçmişi suçlamanın kolay olduğunu, ancak bugün sorumluluk almanın zor ve gerekli olduğunu; aksi takdirde kısır bir döngüye girileceğini ifade ediyor.

Zamanın ruhunun narsistik bir yapıda olduğunu, bireysel ihtiyaçların önceliklendirildiğini ve bunun kişinin bütünlüğünü parçaladığını belirtiyor. Ardından, Kübler-Ross'un beş aşamalı yas modelini (inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme) tanıtıyor. Bu modelin, terminal hastalarla çalışarak ortaya çıktığını, ancak zamanla yas süreçlerine uyarlandığını; aşamaların lineer olmadığını, iç içe geçebildiğini vurguluyor.

Özellikle depresyon aşamasının, kayıpla yüzleşme ve büyüme için kritik olduğunu, bir ayrılık örneği üzerinden açıklıyor. İnkârda "ayrılmadık", öfke ve pazarlıkta "şimdi ki aklım olsaydı" gibi tepkiler verilirken, depresyonda gerçeklikle yüzleşildiğini ve boşluk hissinin başladığını ifade ediyor. Bölüm, bu sürecin sağlıklı bir şekilde yaşanması gerektiğini, aksi halde takılıp kalmanın sağlıksız olduğunu vurgulayarak sonlanıyor.

FAQs

"Şimdi ki aklım olsa" paradoksu, geçmişteki kararları bugünkü akılla değiştirme fikrinin aslında bugünü tamamen yok edebileceğini ifade eder. Çünkü şimdiki aklımıza ulaşmak için o günleri yaşamış olmamız gerekir.

Kübler-Ross modeli, İsviçreli Amerikalı psikiyatrist Elisabeth Kübler-Ross tarafından 1960'larda geliştirilen bir yas modelidir. Beş basamaktan oluşur: inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme.

Model, terminal dönemdeki hastaların ölüm sürecini anlamak için ortaya çıkmıştır. Kübler-Ross, ölümün başarısızlık olarak görüldüğü dönemde hastaların yalnızlaştırılmasından rahatsız olmuş ve onlarla görüşmeye başlamıştır.

İnkar basamağında kişi kaybı kabul etmez ve gerçekliği reddeder. Örneğin, terk edilen kişi 'Ayrılmadık ki biz' diyerek durumu yok sayabilir. Bu basamak genellikle kısa sürer.

Öfke basamağında kişi suçlu aramaya başlar ve kaybın sorumlusunu hedef alır. 'Bana bunu nasıl yapar?' gibi ifadelerle öfkesini dışa vurur. Bu öfke kendine veya başkalarına yönelebilir.

Pazarlık basamağında kişi kaybı geri döndürmek için zihinsel veya gerçek anlaşmalar yapmaya çalışır. Örneğin, 'Senin istediğin gibi davransam geri gelir misin?' gibi tekliflerde bulunur.

Chat with AI

Loading...

Pro features

Go deeper with this episode

Unlock creator-grade tools that turn any transcript into show notes and subtitle files.