Olga Tokarzuk’un "Kadımlar ve Diğer Vakitler" kitabı, birinci ve ikinci dünya savaşı gibi acı dolu dönemleri kapsarken, masalsı, mistik ve mitolojik bir atmosferle anlatılıyor. Hikâye, toplumun dışına itilmiş kadınlar ve erkeklerin kendi içinde tutarlı, özgün yaşam tarzlarını yansıtan karakterlerle doldurulmuş. Özellikle Başak, deli kadın ve toprak sahibi gibi karakterler, toplumsal dışlanmaların üstüne kendi iç dünyalarında bütünlük ve özgürlük bulmaya çalışıyor. Rüya oyunu, toprak sahibi karakterinin bilincini kurtarması ve kendi yaşamını anlaması sürecinde odak noktası. Kitap, insanın varoluşunu sorgulamak, toplumsal normlara karşı koyup iç dünyasında kendini tanımlamak üzerine kurulu. Hikâye, sadece savaşın sertliği değil, içindeki hayvanlarla iletişim, doğa, aile ve doğrudan varoluş dengesi gibi güzel anlar da taşıyor. Bu sayede, kitap hem duygusal hem de felsefi bir derinlik sunar. Karakterlerin iç dünyalarında yaşanan sorgular, toplumsal dışlanmaların, yaşamın zorlukları ve yaratıcı olguların görüldüğü bir dünya ortaya çıkar. Kitap, sadece bir hikâye değil, insanın içindeki sorulara cevap aramasını ve kendi iç dünyasına geri dönmeyi teşvik eden bir deneyim. Bu nedenle, okuyucuya bir hayata dair derin ve duygusal bir yolculuk sunar.
Herkese selam. Yılda 35 kırk kadar kitabı okuyorum ben.
Okuduktan sonra kütüphane de öyle tozlanıp gitmesinler istiyorum.
Okuduğum son kitabı itselleştirebilmek için bu sesli kayıtarşivini tutuyorum.
Ben bir kitabı okudumma. Hoş geldiniz.
Bugün Olga Tokarzuk'un kadim zamanlar ve diğer vakitleri simili müthiş bir dili oğlan aşırı masalsı.
Yani bu 100 yılın hata bir önceki 100 yılında olaylarını içerip bu kadar masalsı yani sanki
bir fasulye sırığında tırmanıp da devler ülkesine gidiyormuşuzcısına olayların içinde
akıp gittiğimiz bir kitabı okuduğum için çok mutluyum.
Eğer beni güncel olarak takip ediyorsanız artık son zamanlarda bu kırh ödüllü kitapları kurken
acılara gar kolduğumu bu konular da artık yani dünyanın her yerindeki acıları içselleştireyim derken helak olduğumu belki biliyorsunuzdur.
Aslında dönem olarak yine kolay dönemlerden bahsetmesi bile öyle bir dil kullanımı var ki
ve öyle karakterler eklenmiş, öyle boyutlar eklenmiş ki kitaba.
Bu kitabı okumaktan korkmayın diyebilirim yani.
Çünkü acı duraması, acı kanırtması yaşamayacağınız bir kitab.
Gerçekten benim ihtiyacım olan buymuş.
Hani ben demiyorum ki dünyanın derdinden, elemin derkederinden bu yüz yılın, bir önceki yüz yılın problemlerinden bahsetmeyelim.
Tabii ki bahsedelim ama buna böyle birkaç farklı boyut eklemek benim hem edebiyi zevkimi tatmin etti.
Yani düşünce dünyamı genişletti. Öbür versiyonlarda yaşanan gerçeklikleri, bürült şekilde ifade eden kitaplarda.
Ben bu kadar sardi yüzleşmeler yaşarken zorlanan bir insan olduğumu fark ettim yani.
Gerçekten şu an mental olarak bunu yönetemiyor hale gelmiştim artık sonlardan.
Mesela bu kitapta bu problemi hiç yaşamadım, değilim mükemmel.
Olayların anlatılışı, masalsılı, çok güzel.
Ve içeri eklenen dediğim gibi karakterlerle mistik ögeler eklenmesi, artık ne denir?
Oğlum mitolojiktenmez ama mistik gerçekten, mistik ögeler eklenmesi, beni kesinlikle bu kitapta çekti.
Talsaya der misin? Ediyorum.
On diyeceksiniz ki olaylar ne zamanlar, nereler?
Şimdi kadim zamanlarda geçiyor olaylar ama kadim zamanlar bir yer polonya içinde bir köy aslında burası.
Ve birinci dünya savaşıyla başlıyoruz aslında.
Karakterlerimizden bir olanmiş al, askere çağırılıyor ve eşi Genovefa hamile olduğunu fark ediyor, gider gitmez.
Ve şu bat 1915'de kızları misiyat dünyaya geliyor.
Kitalan sonuna doğru, misiyat artık ölmüş yani eceliyle vakit gelip ölmüş olacak.
Ve onun kızlarından birinin ortaya açtı haline kadar gidiyoruz.
Aşağı yukarı bakalım. 1915'dan, 1970'lere kadar geçen bir zaman dilimi.
Yani birinci dünya savaşını, ikinci dünya savaşını hepsini göreceğiz.
Yani araya hitler gelecek çıkacak, yurdisi okurumu dönemine denk geliyor.
Daha sonrasında genç sovyet devleti falan kurulacak.
Yani vakitler aslında gerçekten hiç kolay vakitler değil.
Ama dediğim gibi olaylar böyle acıdıraması üzerine kurulu olmadığı için tabi ki acı dolu şeyler yaşananı.
Yani bahsettiğim insan ömrünün genişlerini düşünsenize o da olmadığını önce başlayıp o da oduktan sonra bitirir.
Öldükten sonra bitireceğiz kitalı.
Yani bu süre de tabi ki zor şeyler yaşananı üstüne iki savaş gören bir insan popülasyonundan bahsede diyoruz yani.
Yaşanan şeyler kesinlikle kolay değil ama güzel şeyler de var ya.
Hayat gibi, normal bir hayat gibi, sadece acılara zar konumuyoruz yani.
Arada gündelik güzel şeyler değişanıyor, kendini güzel hissettiği anlar doluyor.
Şöyle bir Türk halesi içip keyfini yaptığı vakitler doluyor bu kısmı çok güzel.
Ama şimdi bütün bu birinci dünya savaşını ve ikinci dünya savaşını görmüş, bir ailenin timelineından birazcık çıkmak gerekirse.
Ben ilave karakterleri, yan karakterleri çok etkileyince buldum.
Şimdi bunlardan bir, iki, üç tanesi diyeyim, bunlar kadınlar ve aykırı ve dışlanmış kadınlardan bahsetmek istiyorum size.
Bunlardan biri başak. Neden ona başakadığı verilmiş?
Çünkü aslında eken zamanı insanların böyle tarlalar da sağ sola düşen tahıllarını toplayıp onları yermiş.
Yani o kadar açlık ve yokluk ama eken zamanı geçtikten sonra aç kalmaya başlayınca
köyün barında hani ne denir? Yani dilenmek durumuna düşmüş artık yani.
Ve erkeklerde bedalba bir şey vermeyi bilirsiniz pek sevmezler ve başak zamanla bir hayat kadınla dönüşmüş.
Ama aslında müthiş feminist bir tarafı olduğunu görüyoruz.
Çünkü erkeklerle birliktelik esnasında yaşadığı bu cinsel birliktelik esnasında kesinlikle altlarını yatmayı kabul etmiyor.
Ben seninle denkim, ikimiz de ayakta duracağız diyor. Mesela bu bana çok enteresan geldim.
Ve bir yerden sonra artık onun hayat kadınla olduğu ile ilgili köyde kadınlar özellikle çok rahatsız oluyor.
Bunun barlından ahlaksızlık olarak görüyorlar falan filan.
Üstüne bir de hamile kalıyor malesef başak ve iyice aslında on toplum dışarı itiyor.
Başakta bir ormana yani köyün kenarındaki ormana yerleşiyor.
Bu orman bizim için çok önemli bir yer.
Başak burada yıkıkdık bir hanabenin içinde çocuğunu öyle olarak dünyaya getiriyor.
Ve bu doğum sürecinde, öyle doğum sürecinde ona bazı güçler bahşediliyor.
Artık geleceği olacakları görebilmeye başlıyor. Her şeyi görebilmeye başlıyor.
Böyle bir mistik güç elde ediyor.
Yıllar sonra bir kere daha bir çocuğu olacak.
Ruta da bence gene bu mistik ve özellik kadınlardan biri ona da sonra geleyim.
Bir diğer kadın, başağın yaklaşık annesi olacak yaşlarda bir kadın.
Ve deli bir kadın, köyünün deli bir kadın olarak biliyor ama bir günde delirmedi diyorlar ki delirebileceği çok da imkan vardı.
İşte kocası aldattı, o oldu, bu oldu, şu oldu falan.
Hani hayatında durama yok değildi.
Ama o bir günde delirmedi.
Onu sürec içinde bir delirmesinden bahsediliyor.
Ve aile mistik bir ilişkisi var, ayın onu gözetlediğini düşünüyor.
Ve onu bir süre sonra hayvanlarla iletişim kurma kabiliyeti geliştiriyor.
Ama hayvanlar nasıl iletişim kuruyor biliyor musunuz?
Sizin zihininize görseller yollayarak.
Yani sizin ne direk konuşmuyoruz.
Sizden istediği şeyi hissettiği şeyi bir görsel olarak size yansıtıyor.
Ve hayvanların gördüğü dünyada iki tane ay var gökyüzünde.
Bu bana Murakamiyi çağırıştırdı.
Murakami'nin yazın tarzında da olayların garipleşmeye başladığı zaman da gökyüzünde iki tane ay görünür.
Yani burada biraz bu delir yum dediğimiz olaylarda iki ay görmenin bir fazla olduğunu anlıyoruz.
Ama yani bir ortaklı kurulabilir belki, bakıları sayede bir atlarını diye düşündüm.
Bana ona hatırlattığı için bir anlamda bu kadın hayvanlarla iletişim kurabilme kabiliyeti kazanmış oluyor.
Elerle ayrılarda da başak kendi kızı için bu köpeklerle konuşabilen kadını bir büyük anne olarak atayacak.
Bunların hepsi toplumdan itilmiş, deli olarak görülmüş, hayat kadını dağınmış, ahlaksızlıkla suçlanmış.
Ve toplumun dışında itilmiş karakterler.
Ama kendi içlerinde çok tutarlı yaşam tarzları var.
Yani diğer normal yaşayıp giden insanlar etik olarak savrulabilirken,
kendi kararlarının tek bir doğrultuda gitmediğini söyleyebiliriz aslında.
Ama bu toplumun dışına itilmiş karakterlerde oldukça tutarlı bir tavır görüyoruz.
Ve kendi içlerinde, ya bunlara mutlu ya da refah içinde yaşayan kadınlarda insanlar da diyemeyiz belki ama bunlar kendi içinde tutarlı bir hayat süren insanlar diye düşünüyorum.
Mesela yine bu ormanı evi bellemiş, başa yaşadığı evet, ormanı kendi evi bellemiş bir kötü adam var.
Ya bu gerçekten bir mitoloji olmalı yani Polonya'ya da bir yatınaya da kültürünü halkim olmadığım için büyük ihtimalle ben anlayamıyorum.
Kötü adam suç işlemmiş, bir suç işlemiş ve ormana kaçmış, ormanda da kaybolmuş yolunu kaybetmiş.
İlk önce yavaş yavaş hafızasını kaybetmiş, sonra kelimeler getirmiş.
Birinci haftanın sonunda, hafızasında insan olmaya dair hiçbir şey barındırmıyormuş.
Bir süre daha sonra karşısına bir insan çıkmış ve onlar tiksinde için onu öldürmüş. İranmış o insanlar.
Daha sonra bir atı ile beraber bir insan görmüş, ikisine de öldürmüş, atı yemiş insanlar gene iranmış.
Yani böyle bir insanın varlığından, medeniyetinden iran ve durumu tasverediliyor.
Bir süre sonra, bu ormanın kenarına gelip kadim zamanlara görüyor.
Kadim zamanlar bir köy dedik ya, köyü görüyor, oradaki yaşantıyı görüyor ve uzun uzun uzun oluyor.
Ve bir yerden sonra ellerini yere koyuyor, dört ayağının üzerine çöküyor.
Bu şekilde hareket etmenin daha kolay olduğunu fark ediyor ve burnu, yerdeki kokuları daha iyi alıyor.
Artık ondan sonra tamamen bir hayvanı dönüştü söyleniyor.
Nasıl hikaye? Bence çok etkileyeceğim.
Ve hani dedim ya başan, ikinci bir hamleliği ve bu sefer bir kızı olacak diye, kötü adamla bir şekilde yaşadığı ilişk yani.
Köt adamın onu artık istismal etmesi ya da karşılıkla alışverişleri oradan çok emin olamıyoruz.
Onun sonucunda, başan, kızı, ruta dünyaya geliyorum.
Of çok etkileyeceğim.
Peki, genelim ona iki.
aynen ana aile hikayesinden kenarında kalan toprak sahibi diye bir karakterimiz var.
Yani dere belik gibi düşünelim buraya tamam mı?
Aslında bütün topraklar, fabrikalar, oradaki işçiler falan aslında ona ait ve bir maalik hane değişiyor.
Toprak sahibi aileden tabii ki devredilerek bu malın mülkü sahibi olmuş.
Ve ilk başta ondan beklenen toplumsal bütün normları yerine getirdikten sonra evlenmiş aile sahibi olmuş.
İşte imzahet kisini kullanmış işte giyinmiş, kuş almış, boy göstermiş ki olması gereken yerlerde falan ama bir tatmin sizi keşiyorum.
Yani hayat bu kadar olmamalı ve maalik hırız içine geliyor.
İlk önce bir aşk yaşıyor.
Futurist bir reslam kadınla bir aşk yaşamaya başlıyor.
O ona kendini canlı hissettiriyor çünkü kadın gerçekten çılgın böyle zaten.
Futurist bir reslam var her şeyden önce farklı bir gerçekliği hissediyor.
Onunla beraber o heyecanın coşkuyu yaşıyor ama kadın tabii ki ona bağlık yaşatacak bir kadın olmadığı için işte Amerika o dönemde yükselişte.
Ben Amerika'ya gideceğim ve şansımı orada deneyeceğim diyor.
Bizim toprak sahibi onun gidişiyle beraber artık böyle bir yaz süreciyle beraber bir hastalık yaşamaya başlıyor.
Böyle eklemlerinde bir ağrım ve bu sürede kütüphanesini görmeye başlıyoruz.
Kütüphanesinde çokça vakit geçiriyor.
Kenle anlamlandırmaya çalıştığı sorularla boğuştuğunu görüyoruz.
İlk sorusu ben nereden geliyorum?
Bütün ailesinin secarisini çıkarıyor anlamlandırmaya çalışıyor yani.
Ben bu dünyada neden varım? Neden nereden geliyorum?
Benim buradaki bu pozisyonumu bana neden bahsedildim?
İlk sorusu bu. Sonra bilgiyi sorgulamaya başlıyor.
İnsan gerçekten neyi bilebilir?
Bilginin bir faydası var mıdır?
Gerçekten bilebilmek diye bir şey var mıdır derken insan nasıl yaşamalı da üçüncü sorusu.
Bu hayat nasıl değerlendirilmeli üzerine kafaya oramaya başlıyor.
Gördüğünüz gibi oldukça en telektaha soruları var aslında.
Ve bu en telektaha sorular kim tarafından sorulabilir?
Tabii ki belli bir ekonomik refa içinde yaşayan hayatta kalma derdi olmayan.
Bu aslında bir lüksu bu soruları sorabilmek çünkü öbür tarafta genel ve fa ve mişal.
Bir tahıl değirmenini, örtülen bir değirmeni işletiyorlar.
Hayatta kalmaya çalışıyorlar. O oluyor bu oluyor ama topraktan hay bi gördüğünüz gibi gayet kendi var olursal problemleri ilece balleşiyor.
Bu bazında biraz bu derebelik diyeceğim artık daha bu aristocracy'ya bu toprakt sahipliğine
malın aktarımına dair bir tepki de olabileceğini düşünsem de ben aslında toprakt sahibini kendime en yakın gördüğüm kişi olarak seçtim.
Bütün şey boyunca, kitap boyunca, neyse biraz daha devam edeyim.
Neyse onun bu var oluştan soruları ve eklam rahatsızlığı devam ederken diyorlar ki bir haham varmış.
Böyle işte araları sızlıları insanların depresyonlarını çağıreler bulurmuş falan ve haham geliyor.
Onu ziyaretler bu sorularını duyunca demek soruları seversin.
Öyleyse bazen şimdi bir soru sorayım.
Nereye gidiyoruz ve zamanın amacı ne diyor?
Ve bir kutu oyunu yolduya toprakt sahibini.
Bu kutu oyunu oldukça var oluşsal bir kutu oyunu.
Şimdi biraz ondan bahsetmek istiyorum.
Bir defam tanrının dünyaları yaratma süreciyle ilgili kafayı orulması gereken bir oyun.
Sekiz tane dünya var ve ilkinden başlayarak bunlardan çıkarak bir sonrakine geçmeye çalışıyorsunuz.
Her seferinde bu çıkış yollarını sayısı artıyor.
Dördüncü dünyaya gelene kadar herhangi bir şekilde insan yaratılmamış ve insan yaratılmadığı için bilincide oluşmamış.
Yani alın zamanda tanrı da bilincilenmemiş.
Evran yaratılmış, bitkiler yaratılmış, bitkilerin güzellikleri hayvanlar yaratılmış falan ama bilincilenme, dördüncü dünyaya kadar yok.
Bu bana zaten müthişe enteresan geldi.
Kendiğinden görmesi tanrının dünyayı oldukça ilginç bir düşünme şekli.
Mesela yine ilgimi çeken konulardan biri.
Altıncı dünyayı gelişi güzel yaratıyor.
Biraz hani simsoynarken yapardık yaşa, böyle olsa kuralsız yani oldukça kuralsız bir dünya.
Ve bir süre sonra onunla oynamaktan da sıkılıyor.
Yani öyle deney gibi bir şey bırakıp gidiyor ve orası kendi kuralsız varlığıyla öyle bir hal alıyor ki.
Artık aradan geçen uzun asırlarından sonra tanrı dönüp baktığında buranın müthiş kontroller çıktığını görüp burayı yok ediyor.
7. Dünya'dan mesela insanlar burada babel kulesi göndermesi var. İnsanlar tanrıya ulaşabilmek için bir kule inşa etmeye başlıyorlar ve tanrı.
Onların kendisine karşı iş birliğini yapmasını önlemek amacıyla dilleri yaratıyor.
Farklı diller de konuşsunlar ki birbirlerinden olmasınlar, iş birliği yapamasınlar.
Peki neden bunları böyle uzundan anlatıyorum. Çünkü bu oyun esnasında bazı görevler veriliyor tabii ki bizzara oyunu gibi düşündün.
Ve toprak sahibinin ilk üstesinden gelmesi gereken görevi rüyalarını kontrol edebilmesi, sipariş üzerine rüya görebilmek diyor buna.
Bir yerden sonra bunu becermeye başlıyor. Bu ona zaten sahip olmak isteyebileceği her şeyi baş ediyor. Yani rüya dünyasında sahip olabileceğiniz her şeye sahip olabilirsiniz, yaşamak istediğiniz bütün deneyimleri yaşayabilirsiniz.
Yani aslında hayat bu kendi kendine uğraşmaktan başka, kendi kendine anlamlandırmaktan başka hiçbir derdi olmayan adamlar bu oyun sayesinde ödürlüğünü vermiş oluyor. Çünkü neden bahsediyoruz?
Birinci dünya savaşına atlattılar, buğday bile değirmeni döndürecek, buğday tahıl bile bulunamadın.
Neyse bir yerden sonra düzdeye çıkmışlar, bu sefer ikinci dünya savaşı başladı, soy kırmı başladı. Tam ikinci dünya savaşı sonu her yerde bu sefer genç sovyet devlet polonya'ya aldı.
Ve bütün bu malına mülkünü el koydular toprak sahibinin ailesi Krakov'a kaçtı. Arkadan olabildiği kadar eşya toplayıp toprak sahibide gidecek ama aslında o kadar umurunda değil ki çünkü oyunundaki bir sonraki hamleye geçmeye çalışıyorum.
Bütün kafası oradan, bu taşınla vakti geldiğinde kütüphanesinin sadece adan lay'a kadar olan kısmı taşınabiliyor. Leyden sonrası taşınamıyor. O sırada imkanları olmadığı için ve ileride samptin köyün kütüphanesine bağışlanacak.
Sadece Leyden sonrasında hakim olabiliyorlar mesela ondan sonrakiler ve gerçekten tehlike bir kütüphanesi olduğunu görüyoruz aslında. Oradan unutla nesimlerden.
Demeye çalıştığım şuydu ki aslında. Ben en çok gerçekten bu ona çok şey bahsedilmiş olsa da elinden her şeyi alındığında bile buna o kadar umursamayacak kadar kendini anamlandırma dünyasına kapılmış olan karakteri kendimi yakanı hissettimasında yani.
Ya yanaarken bile o hala ben neden buradayım ve bohayatla ne yapacağım? Ne yapmak istiyorum sorularıyla cevberleşiyordum. Bu bunlar çok tatlı geldi.
Peki bir ufaktan asıl timeline'ın kurgusunu yapıldığı karakterden bahsetmek gerekirse, dediğim gibi bir önce dünyasa başladık.
Mişal askere gitti. Genel vefa hamile kaldı. 1915'in şu batında da. Aa bir ortak noktamız mı var yoksa Misya'ya geldim. Misya annesiyle beraber ve yerime uzun süre işlettiler.
Ama bir yerden sonra bu da mesela 1917'de artık ötülecek un yapılacak herhangi bir şey kalmadı bir vakit geldi.
Ama ya zaman git zaman bunu da atlattılar. Savaş bitti. İşler tekrar başladı ve bir mucize olarak görülebilecek şekilde Misyal savaştan sağ salim geri döndü.
Bir kahve de yirmeniyle Türk kahvesi de yirmeniyle geri döndü. Ve bunun Misya'ya verdi. Misyanın bu de yirmeni döndürme metaforu sanki hayatı ötürcüsüne de yirmeni döndürme metaforu üzerinde.
Böyle çok romantik bir istekans var. Ve bütün hayatı oyuncu da Misya'ya bu de yirmeni taşıyacak.
Ondan sonra ay bir interesan karakterden var. Doğna sonra gelelim. Neyse.
Misya o yaşındayken böyle hepimizin, ailemizin böyle gizlisaklı tuttuğu şeylere keşfettiğimiz yerler vardır ya böyle bir çekmeceyi açarsın.
Böyle bir sürü ırzığı vardır. Ama oradan sana çok anlamlı gelen şeyler araklarızın falan. Misya o yaşında böyle bir çekmece keşfediyorum.
Ondan sonra 1928'de Misya'nın bir kardeşi oluyor. Aynı gün başakta Ruta'yı doğuracak. Aynı güne denk geliyor.
İzdu doğur. Ama izdu doğur. Bir hastalıkla doğuyor. Hydrosefaliyle doğuyor. Böyle kafası, vücudunu oranla büyük ve sallesini tutamıyor. Ama oldukça sekib çocuk. Yani ölmese beklenirken aslında.
Oldukça farklı bir odaklanma kabiliyetin. Merak kabiliyete olduğunu da görüyoruz.
Neyse Misya büyüyor tabii ki. Ve çocukla görüşmeye başlıyor. Babası istiyor ki o okusun onun biricik kızı. Zaten ikinci oldu. Biraz engelliğinden dolayı. Aile için biraz şey.
Hayal kırıklığı da yaratmış. Ve Misya'yı yere göre koyamazken Misya diyorken ben evleneceğim.
Evet yine hiç sektirmem.
"Okey diyor amişal, ben sizi evlendireyim ama" diyor, "sana buranın en güzel evini yapacağım ben" diyor, "o eve gelin girsem" diyor.
Diyor ki, bir yandan da bu ev yapılana kadar nasıl 3 sene geçer, bunlar da belki cihar eder arada falan.
Ama cihalmiyorlar, ev yapılıyor, bütün aile oraya taşınıyorlar falan böyle.
İzidor için çatık atında bir yer yapıyorlar ve 4 tarafı da görebilen, işte evin yarısını da işte misya ve eşik alacak.
Diğer yarısında gene o eve falan bir çalk alacak.
Neyse, zamanla misyan da çocukları oluyor.
4 çocuk annesi olacak, günün sonunda misya 40'nda 3'lerini doğuracak.
Ruta ve izi doğru arkadaş oluyorlar, hatta birbirlerine böyle romantik bir yaklaşımları da var ama izi doğru engelli bir çocuk
ve Ruta'nın ya sahip olamayacağını da aslında bir şekilde farkında.
O sırada bölgede reform kilisesi var. Ya diyor ben madem din adam olayım.
Yani orada da işte okuyor bir süre adamlar, kendilerini anlamandırmaya çalışıyorlar, tanrıya anlamaya çalışıyorlar.
Ben de bunun bir parça soğulayım diyor.
Ama reform kilisesine gittiğinde enteresan bir fikir ile karşılaşıyorum.
Çünkü tari diyorlar ki, bu oyun süresini ciddi hani bu kuto oyunu vardı ya toprak sahibinin oynadığı.
Orada diyorlar ki tarara impulsivdir. Yani sürekli bir varlık göstermez.
Bir an yükseler, bir an geri çekiler yani hani bu ritmik bir durum aslında.
Ama insan belirsizlikle baş edemez. Bundan çok korkar ve bu yüzden kendine hep var olan bir tari icat eder diyor.
Bu çok enteresan bir şey. Gerçekten de biraz bu tari kavramının yaratılmış olmasından bahsediyor.
Ve reform kilisesi de diyor ki biz tanrıyı günümüz ihtiyaçlarına göre düzenleriz yani biz tanrıyı şekillendirin insanlarız diyor.
İşte biraz daha katolik geleneklerden gelen izi dorsam, tanrının mutlak olduğunu düşündüğü için bu ona biraz aykırı bir fikir.
Yanışabileceği bir fikir gibi gelmeyerek oradan uzaklaşıyor.
Ve kitabın burasında da diyor ki 1939'da tanrı her yerdeydi ve ikinci dünya savaşı başlıyor.
İkinci dünya savaşı sırasında Mali Sef köy de kim? Yahudi insanlarda komşular da alnıp götürülüyor.
Ve bunlardan bir tanese müşahal asker deyken birinci dünya savaşı için yokken Genü ve Faya eşlik eden ve aralarında da romantik bir ilişki yaşanacak gibi olup hiç bir şey yaşanmadan birbirlerinden uzak durmayı başarabildi.
Deyrmanda çalışan bir Yahudi gençte ve bunun götürülüşünü görünce Genü ve Faya felç geçiriyor.
Ah canım benim.
Neyse işte diyorlar işte almanlar geliyor. Mallarına el koyuyorlar, bir kendlerine üs yaratmaya çalışıyorlar, bazı topraklara da el kullanıyor.
Ama genelde ilk yaşarı kadar olan şey alıp götürüyorlar ama savaşın sonunda Ruslar geldiğinde Ruslar her şey el koyuyor.
İlk baştadan misiye için yapılan köyün en güzel evine el koyuyorlar, orayı bir üs haline getiriyorlar.
Ya bu köpekler her seferinde benim sesimi bastırmayı başarıyor gerçekten ben podcast kaydı diyeyim zamanlarda.
Normalde bu kadar ağlayan köpekler değil canım bunlar. Neyse ne dedik işte Ruslar geldiğinde misyanın evine el koydular.
Artık ne yapsınlar ya dediler burası bir savaş üstü burası bir sınır olacak.
Siz kaçın gidin yani kendinize bir yer bulun. Bütün köy ormanın içine sığınıyor bu sıradan.
Ama bir tek muşal ve genel vefa, genel vefa felç olduğu için hareket edemez vaziyetli olduğu için ormana gitmeye kabul etmiyorlar, muşal karısını bırakmıyor.
Beraber değirmen de yaşayabilecekleri kadar yaşamaya çalışıyorlar, değirmen tarafına doğru çekiliyorlar ama bütün aile ve köy evlerini bırakıp ormanın içine doğru çekiliyorlar.
Ve bu sırada maalesef talihsiz bir şey yaşanıyor. Ruslar ormanda bu hani hayvanlarla konuşabilen büyük anne var diyeyim.
Ona yiyecek vesaire götürmeye çalışırken ilk önce Bicep'nin askerleri tarafından fark ediliyor ve tecavizı uğruyor.
Yani bu sefer ikinci taraftaki askerler tarafından tecavizı uğruyor. Bence bu savaşın iyisinin kötüsünün olmadığı ve arada olanın sivillere orada yaşayanları olduğunun en net göndermesi yani.
Ama başak Erdemli bir kadın yani bunun rutaya mahvetmesine izin vermiyor. Onu tedavi ediyor kendi bildiği otları ile yöntemleriyle falan ve ruta hayata tutunmaya yaşamaya devam ediyor.
Savaş bir şekilde son bulunuyor. Misiyanın kocası, pavel, hep bir doktor olmak istemişti ama öğretimini tamamlayacak ne vakitine de hayata öncelikleri oldu. Heyecan konusunda biraz takıntılı olduğu için birkaç eğitim falan aldı ve bir heyecan müfettişi oldu.
Bir şey oldu böyle restoranları falan satmaya başladı ve gittiği restoranlar tabii kapatılmamak için ona çok özen gösteriyorlar işte. Ne istiyorsa veriyorlar, haraçlar veriyorlar, yediriyorlar, içiriyorlar falan.
Ve bu sırada ukleyeceği ile tanışıyor, ukleyeceği restoran sahiplerinden biri ve yani Allah kahretsin pisirifin tek yani karı, kız, kumar neye ararsanız bundan ve evlerine gelip gitmeye başlıyor misiyaların. Ve bu sırada evin işini görmeye yardım etmesi için ruta adam destek istedikleri için ruta görüyor ve ruta ikam ne eş olarak istiyor.
Bu sırada evlenmek istediğini söylüyor ruta annesine. Başak diyor ki bu adam seni uzar, bu adama gitme. Başak bir vaz buğumayı yani gerçekten. Ruta diyor ki, onda çok para var işte burada köyde kalmak zorunda değilim, gidip orada istediğim her şeye sahip olabilirim, başakta bir şart koyuyor.
Diyor ki, ekimden nisanı kadar senin olsun diyor ukleyeceği kızı için ama mayısdan elli ile kadar benimle kalacak. Burada işte mevsimlerin oluşması ile ilgili bir mitholoji vardı hatırlar mısınız?
İşte kızını işte altı ay kendisine istiyor, altı ay yeraltı tanrısına veriyordu falan. Giderek o gönderme var yani. Sonunda evlenmelerine razı oluyor.
Tabii ki o kule canın şerefsiz bir herif çıkması çok uzun sürmüyor. Ruta zannediyor ki, giyinip kuşanıp yol boyunca yürüyecekti o caddelerde ve insanların ona güzel bakışlarını böyle keyifle kaşılayacaktı. Öyle bir şey olmuyor. Gerçek hangi yediriyor, kuşatırıyor kadını ama eve kapatıyor, hiç dışarı çıkarmıyor.
Ve sadece kendi arkadaşların içinde karısının güzelliğini pis bir şekilde sergilemesini istiyor. Falan böyle. Ve alkol problemi var vesaire. Zaten ukleyece pis bir adam.
Ama Ruta burada pes etmiyor. Onun kendine yere yıkacak kadar içtiği bir günde. O uyurken, sızmış haldeyken bütün bavulunu toplayıp dergilerde gördüğü ve çok merak ettiği, bir rezilyeye kaçmayı başarıyor.
Bu gerçekten bir şey okumuşmuyoruz. Kırplarla kavuşan kadınları. Buradan doğru zamanda doğru hareketi yapabilmek ile ilgili bir durum vardır.
Her kadın ilk başta erginlenmediği zamanlarda saf dillik eder. Bunları olur. Ama daha sonra doğru zamanda doğru hamleyi yaparak hayatta kalacak hareketi yapar.
Yani Ruta bence bu yüzden ilk başta yanlış bir seçim yapsa da annesinden aldığı gördüğü, öğrendiği o derin denir, derin inancı diyeyim. Yani karnında hissettiği inancıla hayatta kalmanın yolunu buluyor. Bence Ruta da bu yüzden bilge bir kadın.
Ben Ruta'yı da sevdim açıkçası. Peki dönelim neler oluyor? Misiya kırk yaşında ikizlerini doğurduğu, artık 4 çocuk annesi oldu. Bu arada babası Mişal öldü. 1965'de kıtlık geldi.
Ondan sonra bakalım bu kanın neler oldu. Dediler ki artık hayatlarına sonlarına yaklaşmışlardı ama gelir elde etmek için evlerinin yanına bir pension yaptılar. Burada misafir ağırlar gelir elde ederiz falan ama bu pension'un tek misafirler kim de biliyor musunuz?
Krakov'a kaçan toprak sahibini çocukları var ne ya? Atatopraklarını görsün diye çocuklarına yılın bellin zamanı oraya getiren toprak sahibinin kızı.
Orada böyle misiyayla aralarında gerçekten böyle bir kadın kadına sohbet yaşanıyor. İşte babam öldü, işte hani bu oyunun başında öldü, deli değildi ama kendi kendine çok vakit geçirirdi.
Gene bakın deli değil, itilen, garip, görülen karakterler diyoruz ve ben en çok bu karakterleri sevdim yani, toplumun dışında kalmış ama kendi içinde tutarlı.
Aynı bu hayatın gündelik hangi armasıyla uğraşmamış, uğraşmamayı seçmiş aslında. Yoksa uğraşılacak derdim yok yani. Kesinlikle var.
Neyse öyle böyle misya artık kendisini de vakti geldiğini anlayınca toprak sahibinin kızına diyor ki artık gelmeyin çünkü ben öleceğim son bir sene, ailemle keyifli dediğim de işte kendimi yormadan vakit geçirmek istiyorum.
Zaten bütün çocukları sağ olsaydı okumaya gitti, geriye bir tek izi doğru kaldım ve bakım görmesi gereken kardeşi ve kocası var. Kocası da nad diyor ki ben o olduktan sonra izi doğru huzur evine verme tamam mı ona bakmaya çalış.
Bu söz de veriyor şerefsiz kocası, Allah'ın kahretmesi için. Ama misya ölür ölmez tabii ki onu bir huzur evine yerleştiriyor.
İzledi o herburen burada artık gitmeden önceki.
Son dönemde kütüphayede geçirdiği vakitlerle bir dörtleme takıntısı geliştiriyor işte, yılın dört mevsimi, insanın dört çövü böyle her şeyi dörtleme olarak görüyor işte, maddenin dört hali işte bilmem kimin dört kitaplı tanır işte dört tane kitaplı din işte bunun gibi bir sürü şey çoğaltıyor böyle dörtlemeleri çoğaltıyor falan bunlarla beraber kütüphayede son vakitlerinin geçirerek ve faat ediyor.
Geriye kalakalığa kocasıpa verkalıyor misiyanın ve artık kendi kendini yıpratmaya dökülmeye başlamış o güzelim ev zaten kararge olmuştu oldu bu olduğu falan derken bir yerden sonra bakımsızlıktan yaşamamaktan böyle kendisine çökmeye başlamış falan.
Ve misiyanın en büyük kızı kendi çocuğu 19 yaşına girdiği ve evden uzaklaştığı zaman geri dönüp bir ailesinden geriye ne kalmış babası ile kalma niyeti de var aslında bir gelip yoklamak istiyor olduğu yeri ama babası çok vahşileşmişti artık kendi başına durmaktan ve kadından da tekrar kadim zamanları terk ettiğini görüyoruz.
Kitapın sonunda. Tam kitapı çok beğendim ya vallahi size ya bütün şey olganımın bütün kitaplarını sipariş var.
Gönül rahatlayı ile açın okuyun diyebileceğim hani herkesin farklı bir yerini atutup seveceğine inandım karalar bağlamayacağınız düşünmek zersiz yapacağınız çok keyifli bir kitap olduğunu söyleyebilirim.
Okuduysanız favori karakterimizi okumadıysanız okumayı düşünüyorsanız söylemek istediklerinizi açıklamalara Instagram profilimize linkini paylaşacağım altına yorum olarak bırakabilirsiniz bölme ilişkin postun.
Bir sonraki bölümü de görüşmek üzere hoşçakalın.
Podcast Summary
Key Points:
Olga Tokarzuk’un "Kadımlar ve Diğer Vakitler" kitabı, masalsı, mistik ve mitolojik öğelerle doldurulmuş, acı dolu ama yalnızca acıya değil, hayatın güzel yanlarına da dikkat çeken bir hikâye.
Hikâye, birinci ve ikinci dünya savaşı, sovyet devleti ve dünya krizleri gibi karmaşık dönemleri kapsarken, karakterlerin iç dünyasındaki duygusal derinlikle dile getiriliyor.
Başak, deli kadınlar, toprak sahibi ve kötü adam gibi toplumun dışına itilmiş kadın ve erkek karakterler, kendi içlerinde tutarlı, kendi yaşam tarzıyla bütünlük gösteriyor.
Rüya oyunu, toprak sahibi karakterinin gelişmesinde merkezi bir rol oynuyor ve bireyin kendi bilincini, varoluşunu ve hayat anlayışını şekillendirmesini sağlıyor.
Kitap, toplumsal normlara karşı koyan karakterlerin, iç dünyalarında özgürlük, kendi kararlarıyla yaşamak, kendi anlayışlarıyla mutluluk bulma mücadelesini anlatıyor.
Hikâye, özellikle kadın karakterlerinin kafalarında geçen akıl, duygusal ve mistik deneyimlerle, modern toplumun dışındaki bir varoluş modeli sunuyor.
Aile ve toplumun içinde geçen kırılganlıklar, savaşın etkisi, toplumsal dışlanmalar ve yaşamın zorlukları, insanın varoluşunu derinlemesine inceleyen bir yaklaşım sunuyor.
Kitap, sadece bir hikâye değil, insanın içindeki sorguları, varoluşun anlamı, toplumsal dışlanma ve isteklerini ele alan, duygusal ve felsefi bir deneyim.
Summary:
Olga Tokarzuk’un "Kadımlar ve Diğer Vakitler" kitabı, birinci ve ikinci dünya savaşı gibi acı dolu dönemleri kapsarken, masalsı, mistik ve mitolojik bir atmosferle anlatılıyor. Hikâye, toplumun dışına itilmiş kadınlar ve erkeklerin kendi içinde tutarlı, özgün yaşam tarzlarını yansıtan karakterlerle doldurulmuş. Özellikle Başak, deli kadın ve toprak sahibi gibi karakterler, toplumsal dışlanmaların üstüne kendi iç dünyalarında bütünlük ve özgürlük bulmaya çalışıyor.
Rüya oyunu, toprak sahibi karakterinin bilincini kurtarması ve kendi yaşamını anlaması sürecinde odak noktası. Kitap, insanın varoluşunu sorgulamak, toplumsal normlara karşı koyup iç dünyasında kendini tanımlamak üzerine kurulu. Hikâye, sadece savaşın sertliği değil, içindeki hayvanlarla iletişim, doğa, aile ve doğrudan varoluş dengesi gibi güzel anlar da taşıyor.
Bu sayede, kitap hem duygusal hem de felsefi bir derinlik sunar. Karakterlerin iç dünyalarında yaşanan sorgular, toplumsal dışlanmaların, yaşamın zorlukları ve yaratıcı olguların görüldüğü bir dünya ortaya çıkar. Kitap, sadece bir hikâye değil, insanın içindeki sorulara cevap aramasını ve kendi iç dünyasına geri dönmeyi teşvik eden bir deneyim.
Bu nedenle, okuyucuya bir hayata dair derin ve duygusal bir yolculuk sunar.
FAQs
Kitapta 1915'ten 1970'lerine kadar geçen bir zaman dilimi yer alıyor. Birinci ve ikinci dünya savaşı, genç sovyet devleti dönemleri de kapsanmaktadır.
Mistik elemanlar, özellikle başak ve ruta gibi kadın karakterlerin hayatını etkileyen hayvanlarla iletişim kurma, doğurganlık süreci ve gelecekleri görmeleri şeklinde yer alır.
Karakterler, cinsel, sosyal ve kültürel boyutlarda dışlanmış ya da itilmiş olarak sunulmuştur. Bu durum, toplumun dışındaki bireylerin kendi içlerinde tutarlı ve güçlü bir yaşam tarzı sürdürdüğünü vurgular.
Toprak sahibi, sadece toprak sahibi değil, insanın varoluşuna dair derin sorular sormasıyla, kendi varoluşunu anlamaya çalışan bir karakterdir. Bu, kitabın felsefi derinliklerini yansıtır.
Ruta, başlangıçta yanlış bir seçim yapar, ancak kendi iç dünyasına ve inancına güvence ederek hayatta kalır. Bu, onun bilge ve kendi yolunu bulmayı başarışını gösterir.
Rüya oyunu, insanın bilinçsizliklerini, varoluşunu ve yaşamın amacı hakkında fikirlerini geliştirmesini sağlar. Her dünya, bilinçsizlik farklılığına dayanır.
Chat with AI
Loading...
Pro features
Go deeper with this episode
Unlock creator-grade tools that turn any transcript into show notes and subtitle files.