Diamond Tema - Milli Mücadele ve Büyük Taarruz Belgeseli (1919-1922)
43m 37s
Metin, Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışıyla başlayan Türk Milli Mücadelesi'nin ilk dönemini anlatıyor. I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'nun işgal altında, ordusunun dağıtıldığı ve İstanbul Hükümeti'nin aciz kaldığı bir ortamda, Anadolu'da dağınık direniş grupları oluşmuştur. Mustafa Kemal, geniş yetkilerle geldiği Samsun'dan başlayarak, halkı örgütlemek ve işgale karşı birleştirmek amacıyla kongreler (Erzurum, Sivas) düzenlemiş, dağınık Kuvayımilliye birliklerini düzenli ordu haline getirmeye çalışmıştır. İstanbul'dan tamamen bağımsız olarak 23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kurmuştur. Bu süreçte İstanbul Hükümeti ve padişah tarafından hedef alınmış, hakkında idam fetvası çıkarılmıştır. Milli Mücadelenin meşruiyet kazanmasında, İsmet Paşa komutasında kazanılan Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri gibi ilk askeri başarılar kritik rol oynamıştır. İtilaf Devletleri'nin dayattığı Sevr Antlaşması'nı reddeden Ankara Hükümeti, Yunan ordusunun ilerleyişine karşı topyekûn bir savaşa hazırlanmaktadır. Metin, tüm bu zorlu koşullar altında milli iradenin teşkilatlanma sürecini ve bağımsızlık kararlılığını vurgulamaktadır.
1919 yılı mayısının 19. günü Samsun'a çıktım. Ülkenin durumu. Osmanlı'nın içinde bulunduğu grup Dünya Savaşı'nda yenilmiş. Osmanlı ordusu her taraftan zedelenmiş. Şartları son derece ağır bir ateşke santaşması imza alanmış. Dünya Savaşı'nın uzun yılları zarfında millet, yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi Dünya Savaşı'na sürükleyenler kendi canlarının derdiğine düşerek ülkeden kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamını işgal eden vahdettin, yalnızca kendini ve tahtını koruyabileceği çağrılar aramakta. Ordunun elinden silahları ve cephaneleri alınmakta. Mustafa Kemal'in ağzından ülkenin vaziyetini dinlediniz. Tabii ki bu vaziyetin farkında olan bir çok subay ve vatandaş vardı. Böyle ki ülkenin dört bir yandan kuşatılmış olması ve başkentimiz olan İstanbul'un İngilizlerin denetimine girmesi milleti huzursuz etmekteydi. Herkes kendi ince bir çıkar yollaramakta herkes farklı yöntemler düşünmekteydi. Fakat bunlardan yalnızca bir tanesi başarılı olacaktı. Ya istiklal ya ölüm. Mustafa Kemal'da Hasan sona gitmeden evvel planları kafasında belirlemişti. Kendine olağanüstü yetkiler alabilmek için görüştüğü üst makamlardaki kişilerden bazılarına güvenebildiği kadarıyla fikirlerine anlatmıştı. Örneğin diğer bakırlık Kazım Paşa'ya İstanbul beni uzaklaştırmak için zaten bahanarıyor. Ben de Anadolu'ya gitmek için bahanarıyorum. Dediğinde Kazım Paşa ona müfettişliği önermişti. Planlar yapılmıştı. Kazım Paşa aracılığıyla kendisine bir çok yetki alacak ve fırsattan edebildiği kadar istifa edecekti. Şanseseri Şakir Paşa'da imza atmaktan çekinmiş ama mührünü Kazım Paşa'ya vermişti. Hazır ellerinde mühür varken talimat namaya dağı bir çok yetki ve madde etlediler. Mustafa Kemal bin Mayıs 1919'da Kazım diriye şunları söylemişti. Kazım memleketin acı durumu bellidir. Ben Anadolu'ya ordum üfettişi olarak gideceğim. Seni de kurmay başkanım yapmak istiyorum. Fakat bu işin ağırlığı çok büyük. Yarın olaylar karşısında baba Ali, Halife ve Padişah'la ve hatta bütün itilaf devletleriyle karşı karşıya düşmanca dövüşüceğiz. Olaylar bizi müstümüze kalacak. Herkes kendince bir çıkar yol düşünmüştü. Kimileri bunu da bir şekilde atlatırız diyerek otoriteye boyun emekte. Kimileri de Padişah'ın emriyle işgali destekleyen fetvalar vermekte ve. İngilizler hristiyan değil mi? Ve hristiyanlar da bizim din kardeşimizdir. O zaman bu bir işgal değildir. İsyan çıkartmayın, demekteydi. Fakat halk yakın zamanda Çanakkale, sarı kanış ve kutulamareyi yaşamıştı. Kendi koltuğunun derdine düşen damat ferit hükümetinden ise, içindeki mücadeleci ruhu ortaya koyan kuvvayi milliyeyi destetleyecekti. Yülkenin dört bir yanında İsyanlar çıkmakta ve halk, işgalce askerlere karşı direnmekteydi. Halböyli olunca bölgeyi kontrol edebilecek ve halkı bastıracak bir yetkili lazımdı. Ve Mustafa Kemal, kendine olan üstüyetkiler verdirerek, kabinidekilerin imzalarını toplamış ve sözde halkı susturmak amacıyla, Samsun'a doğru 16 mayista yola çıkmıştı. Tabii kendi ülkenizde bile olsanız bir yerden bir yere gidebilmek için, artık bize göstermek zorundaydınız. Yola çıkış vizisini yüzbaşı benet imzalamış ve Mustafa Kemal'den şüphelendiğini üstlerine bildirmişti. İngilap tarihi istihs marcilerinin, Atatürk'ü yüceltmek maksa değili uydurduğu yalanlarda olduğu gibi, Atatürk öyle küçücük bir kayıkla gizli gizli değil, biz zat yanında askerlerle içinde İngilizlerinde bulunduğu bandırma vapuru ile yola çıkmıştı. Yapacağı her işi önceden planlamıştı. Hatta Mimbergastis'inde padişahçi gibi görünen yazılar yazmıştı. Zaten öyle olmasaydı o kadar geniş yetkileri elde edemezdi. Kısaz zamanda bölgedeki bütün sesi çıkan grupları listelmiş ve planlarını yapmıştı. İsyan bastırmaya geldiği topraklarda İsyanı daha da körükleyerek, ülkenin kurtuluşu için ne varsa yapmaya hazır, subay ve vatandaşları bir araya topladı. Zira 30-Austos, 1918'de imzalanmış olan Mondro Santa'sması, Osmanlı'nın yıkıldığının imzasıydı. Bu şartlar altında sağ kalmak zaten bir rüya olurdu. Fakat herkes bunu görebilecek kadar olaylara hakim değildi. Olaylara belki de herkesten daha keskin bir gözle bakabilen Mustafa Kemal, İngilizleri şipelendirmeye başlamıştı. Elindeki üstün yetkilerle halkı susturma imkanı varken, nedense halk daha da güçlü bir şekilde tepkivermeye başlamıştı. İtilaf devletleri padişaha hesap sordular. Mustafa Kemal'in görevden menedilmesi ve hatta askerlikten istifası istendi. Ve Mustafa Kemal görevden alındı. Ama bölgede kalmaya devam etti. Halböyli olunca kandırıldığına anlayan vah ettim. Mustafa Kemal hakkında bir idan fermanı çıkardı. Hem dönemin şey hülislamı, hem de İngiliz muhiplercemiyetine uyuyolan bir çok din adamı, kovvacıları öldürmek helaldir ve benzeri fetvalar verdiler. Hatta ve hatta bu fetvalar düşman uçaklarıyla halka dağıtıldı. Tepede uçan ve size kovvacılar haindir. Mustafa Kemal öldürülecektir. Yazan köyötler dağıtan Yunan uçaklarına inanmak için ya gerçekten zırcahil ya da hain olmak lazımdı. Nitekim böyeleri de çıkacaktı. On beş meyiz bin dokuz yüz yüz on dokuzda Yunan orduları izmine girmişti. Mustafa Kemal tam da o günlerde Samsun'a gidiyordu. Yani tam da gitmesi gereken zamanda. Eğer bu görevi de herken alsaydı belki de çok ciddiği alınmayacaktı. Ya da daha geç gelseydi, belki de gerçekten çok geç olacaktı. Ama yabancılarda boşturmadı. Satın aldıkları hükümeti istinilen her şeyi yaptırıyor. Doğda ve bazı diğer bölgelerde azınlık gruplar aracılayla karşı isyanlar hazırlıyorlardı. Diğer bakır, bitlis ve elazıya da İstanbul'dan idare edilen kürt tealiye cemiyeti kurulmuştu ve bu cemiyetin amacı. Yabancıların da desteyiyle kürdistan kurmaktı. Konya ve çevresinde ise teali İslam cemiyeti kuruluyor. Ve ileride teymen kubileyi şehit edecek türden yobazlar örgütleniyordu. Ayrıca iskilipli atıfın ve da habi çok acının üyesi olduğu ve vahet ettiğin daha hi katıldığı İngiliz muhipler cemiyeti, Resmen Medya'yı elinde tutuyor ve İngiltere ne isterse onu yapıyordu. İstanbul'da ise özellikle Amerikan mandası isteyen gruplar türemiş ve bu doğrultuda metinpler yapılmaya başlanmıştı. Hemen her şehirde ve hatta her köyde isyancı gruplar türemişti. Eli silah tutanların çoğu daha çıkıyor ve eşkiyayla birleşiyordu. Efeler, emekli subaylar ve hatta hiçbir evkiyisi olmayan köylülerde hi kendilerince işgalemuk hafemat gösteriyorlardı. Fakat bu kadar dağınık ve çok başlı bir ordu. İyi bir ordu sayılmazdı zira her kafadan bir ses çıkıyor, düzen siz bir şekilde muharebeler yapılıyordu. Tek çare bütün grupları tek bir çatı altında toplamak. Düzelliği ordu sistemine geçmekti. Bu yüzden eskiden eşkiyalık yapmış olsa dahi bütün doğunluk kuvvetlere kuvvaya katıldıkları taktirde bir ütbe verilecekti. Ama maalesef baziliği derler, diğer ülkelerin teklif ettiği ütbeleri tercih edeceklerdi. Halbuki Mustafa Kemal elindeki rütpeden bile istifa edecekti. Yıllarını verdiği askerlik mesleğini, Kongreler toplayabilmek için bırakacaktı. Ama yapacağı konuşmalarda giyecek bir ceketi bile yoktu. Hatta bu yüzden gittiği bölgelirin kaymakamlarından kıyafet ödün çalmak zorunda kalacaktı. Mustafa Kemal uzun süren gözlemlerden ve bölge reistiriyle yaptığı görüşmelerden sonra, halkın nihayet hazır olduğunu anladı. Bir Kongre toplamayı düşündü. İstanbul'dan ümit kesinmişti. Karakollarımızda hi düşmanın kontrolüne girmeye başlamıştı. Yaviri Cevatabbas Bey aracılayı ile millete sunduğu genelgedeki bazı madeler şunlardı. Vatanın bütünlüğü, milletin bağım sızlığı tehlikededir. Merkezi hikayumet, üzerine aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Milletin bağım sızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin durumunu göz önünde bulundurarak, her türlü etki ve kontrolden uzak milli bir heyetin toplanması şarttır. Anadolu'nun her yönden en emin bölgesi olan Sivas'ta milli bir Kongrenin süratle toplanması kararlaştırılmıştır. Bunun için bütün vilayetlerden milletin güvenini kazanmış üç deleginin mümkün olan en kısa zamanda yola çıkması gerekmektedir. Halböyli olunca padişah da boşturmadı. Ali Galip Bey bu Kongreyi önlemesi ve Mustafa Kemal'i öldürmesi için görevlendirdi. Ali Galip erkenden bölgeye gittiği ve bölgede halkı kışkırtmaya, duvarlara Mustafa Kemal'in hain ve asih olduğuna dair afişler asmaya başladı. 27 Haziran günü bölge valisi Reşit Paşa'dan da destek istediği fakat Reşit Paşa risk almaktan korkuyordu ve başaramazdarsan olacaktı. Uzun bir tartışmaya girdiler. Ali Galip Reşit Paşa'ya korkuyor musun? "Ben senin yerinde olsaydım onu hemen tutuklardım." diye çıkıştı. Tabii ki Mustafa Kemal bunları da hesaplamıştı. 26 Haziran günü tokat havardığında hemen telgrafaneyi kontrol altına almış ve geldiğinden kimsenin haberdar olmamısını sağlamıştı. Ertesi gün yani Ali Galip'in bölgeye geldiği gün Sivas'a doğru yola çıkmıştı. Tokattan Sivas'a dönemin araçları ile gitmek altı saat sürüyordu. Mustafa Kemal Sivas'a Ali'ne geldiğini açık açık bildiren bir telgraf çekti ve görevden alınmış olmasına rağmen ordu müfettişliği mührünü kullandı. Ama bu telgrafı. o yola çıktıktan 6 saat sonra gönderilmesine emretmişti. Yani tam da sivasa vardığında Vali Bey'in ancak haberi olabilecekti. Ve hazırlık sız yakalanacaklardı. Tegraf tam da Ali Galip'le Reşit Paşa'nın tartışmaları esnasında ulaşmıştı. Reşit Paşa Ali Galip'e "aha gelmiş, git de tutukluyabiliyorsan tutukla bakalım." dedi. Ali Galip ise "Tutuklarım deliysem, yani kendi vilayetimde olsa tutuklardım" demek. İstiyordu massundaya, diğeri kıvırmaya başladı. Mustafa Kemal'i yakalamak için toplananlar, paniye kapılmışlardı. Tali Bey'i adında bir görevliği, Mustafa Kemal'i karşılaması ve oyalaması maksa değil'e göndermişlardı. Ama Mustafa Kemal vaziyeti anlamış ve hemen hareketi geçmişti. İstanbul'un planı başarısız olunca Ali Galip Bey hemen asıl niyetinin kuvvacıları destek vermek olduğunu ve sağsen padişahar ol yaptığını söyleyerek paçayı kurtarmaya çalıştı. İşte böyle entri kalır arasında sürekli canını tehlikeye atarak ve padişahın adamları tarafından yakalanlamaya özen göstererek çeşitli konkureler toplandı. Görevlendirilen subalar, halka gerçeği anlattılar. Rus, İngiliz ve İtalyan Dilegeleri'yle görüşmeler yapıldı. İstanbul'daki hiçbir işe yaramayan, yalnızca İngilizlerin kuklası olmayı başarabilen padişah bir hükümeti, git gide saygınlığını kaybediyordu. Yavaş yavaş gerçeği anlayan ve böyle yalancı haberlere kanlamaya başlayan halk, Yunanların yaptığı zulmü de görmeye başlayınca tek çare olan Mustafa Kemal'in peşinden gitmeye başladı. Öyle ki İngilizler'de hi artık padişahı bırakıp Mustafa Kemal'le görüşmeler yapmaya başlamışlardı. Ona teklifler sunmuş ve bu hissyanları sonlandırmasını istemişlerdi. Lakin Mustafa Kemal Makan ve Mevki peşinde değildi. Öyle ki Çanakkale'ye de hizar zor katılabilmişti. Eğer onu kumandan olarak atamaz alardı, istifa edecek ve lütfen siz bir şekilde savaşacaktı. Çünkü o hangir lütfen alacağına değil, vatanın durumuna odaklanmıştı. 100 başı olduğu dönemlerden hatta, harbi yemektebinde okuduğu dönemlerden biri, aklında tek bir şey vardı. Hürriyet. Erzurum Kongresi zamanında bu fikir açıkça görülmekteydi. O sıralarda böyle bir Kongreyi haber alan İngiliz albayı Rowlands'ın Mustafa Kemal'i vazgeçirmek göreviyle, Kongreden bir gün önce bölgeye yollanmıştı. Rowlands'ın aynı zamanda Lord Kurzon'unda yayın iyiydi. Görüştüler. "Rowlands'ın duyduğuma göre yarın bir Kongre açacakmışsınız." dedi. "Mustafa Kemal?" "Evet, milletçe açılması kararlaştırılmıştır." diye cevapladı. Rowlands'ın "Açılmaması daha iyi olur. Hükümetin bu Kongrenin toplanmasına izin vermez." Kemal Bey dedi. "Mustafa Kemal ise ne hükümetinizden, ne desizden izin istemedi ki böyle bir iznin verilip verilemeyeceği söz konusu olsun. Ne pahasına olursa olsun o Kongre açılacaktır. Görüşme bitmiştir." diye cevapladı. Daha 1908'deki ikinci meşrutiyetten itibaren ülkenin ne olacağı belliydi. Trablus Karp, Balkanlar ve diğer olaylardırken ülke Paran Parça hale gelmişti. Öyle ki, parasını verip satın aldığımız diret notlarda hi bize teslim edilmemişti. Osmanlı hükümeti maalesef, küçük çocuklar gibi alay edilen bir hükümet haline gelmişti. Milliyim icadeli hazırlığı boyunca gaziantepte, Urfa'da halk işgalya karşı koyuyor. Her bölge kendi kahramanlarını yaratıyordu. Lakin tüm ülkenin kahramanı olabilecek tek bir kişi vardı ve herkes bunun farkındaydı. Öyle ki Mustafa Kemal görevinden istifa ettiği ve hiçbir askeri rütbeye sahip olmadığı halde, Kazım Karabekir gibi yiğit subalar, onu tutuklamak ve ödürler almak yerine, Paşam emrinizdeyim diyerek ona katılmaya başlamışlardı. Osmanlı parçalanırken hangi bölgenin hangi devlete kalacağını kararlaştıramayan, bölüşemeyen itilaf devletleri ise birbir bu mücadeleden vazgeçmeye başlamışlardı. Örneğin İtalya ve Fransa çekilmeye başlamıştı. Çünkü İngiltere'nin onlara pek bir şey bırakmayacağını anlamışlardı. Fakat Yunanistan ve İngiltere hala kararlaydı. Anlaşmaya göre İstanbul uluslararası bir bölge olacak olsa da temelde İngiltere'ye kalacaktı. Yunanlarsa Ege Kıylarını hatta bir nebze anadolu yuda işgal edeceklerdi. Büyük bir savaş geliyordu, kurtuluş savaşı ve bu kaçınılmaz bir şeydi. 6 yıldır padişah ne dersi onu yapan ve sorgulamayan halkın zincirleri, yavaş yavaş kırılıyordu. Birkaç yıl önce ağa bir sişehit olan daha birkaç gün önce karısına kızına tecavüz edilen halk, artık gerçek anlamıyla ya istiklal ya da ölüm istiyordu. Mustafa Kemal'in de dediği gibi bütün düşmanlar geldikleri gibi gideceklerdi. Fakat bunun için halkın bilinçlendirilmesi lazımdı. Çünkü neredeyse yüz yıldır her nesil savaşı tatmıştı. Herkes toprak kaybedildiğini ve akrabalarının şeyi tolduğunu görmüştü. Bu yüzden de kimse askere gitmek istemiyordu. Halk vergi ödemekten kaçıyor, devleti olan inancını kaybediyordu ve dinle avunuyordu. Çünkü Osmanlı'da din adamları askere alınmazdı. Din adamları seferberlikte dahi silah tutmazz vardı. Halböyli olunca herkes din adamı olmaya ve askerden kaçmaya çalışıyordu. Fakat bu şekilde bu ülke kurtarılamayacaktı. İnsanların gerçeği anlayı bilmesi gerekiyordu. İşte bu bağlamda kongrelere düzenlendi, söylevler berildi, halk ile temas kuruldu. Yunan zulmünden kaçan bir çok köylü, anadoluya sığınırken bir yandan da tek kurtuluş işi olan kovva yakıtılmaya başlamıştı. Yunanların içanadoluya kadar geleceği ile alakalı istihbaratlar çoğalmıştı. Ve 1919'un iki mayından itibaren halka yapılan zulüm de epi bir artmıştı. Mustafa Kemalin varlığı düşmanı tedirgin ediyor. Bu yüzden bu Osmanlı'nın kurtuluş hayalini daha fazla büyümeden söndürmek niyetindeydiler. İşte ülkemizin uzun süredir içinde bulunduğu bu tehlikeli vaziyet, ani bir şekilde milli ve yeni bir meclisin kurulmasını gerektirmişti. Zaten 18 Mark 1920'de İstanbul meclisindeki bir çok milletvekili İngilizler tarafından tutuklanmıştı. Yani artık kararlar meclisten değil, İngilizler ne isterse onu yapan ve hiçbir şekilde sorgulanmayan padişahdan çıkıyordu. Nitekim bu durum çok sürmedi. 23 Nisan 1920'de İstanbul'dan bağımısız, tamamen milli iradeye dayanan Türkiye'ye büyük millet meclisi kuruldu. Yunan uçaklarının dağıttığı yalancı haberleri ya da İstanbul'dan gelen pişkin emirlere değil de artık gerçeklere bakan heyef Mustafa Kemal'in ve kuvvânın iradesine uygun bir şekilde işgalekarşit edgiler almaya başladı. Zaten savaş kapıdaydı. Planar göre Mustafa Kemal anadolu genel komutanı olacak, Ali Fuhat Paşa donanma komutanı yapılacak, karabekir paşa ise doğuyu yönetyecekti. Fırsat bu fırsattı. Artık doğu taraflarından çok bir baskın yemiyorduk. Ve doğudaki ordularımızı Ege bölgesine getirebildiğimiz taktirde bir ümîlimiz olacaktı. Meclisinde kurulması ile veya bancı basında Mustafa Kemal'in gerçekten de bir kurtarıcı olabileceğine dair haberlerin çıkması ile itilaf devletleri yeni bir politika izlemeye karar verdiler. Mondurus'un biraz daha süslenmiş bir versiyonu olan Sevrantlaşmasını sundular. Böylece aslında bu kadar da isyan etmeye gerek yok. Bakın bizar anlaşmaya hazırız, imacını vermiş olacaklardı. Tabii ki de an taşmayı içinde ne tür maddeler olursa olsun, her hali karda kabuğu le diyecek bir İstanbul hükümeti de ellerinin altındaydı. On aus toz 1920'de Sevrantlaşması imzalandı. İmzalandı imzalandı mısın ama bu an taşmanın amacı sadece daha iyi koşullar vadediliyormuş gibi davranarak halkın kuvvaya katılmasını önlemekti. Fakat artık İstanbul hükümetinin neyi imzaladığının hiçbir önemi yoktu. Ne Ankara ne de halk bu anlaşmayı kabuğu yetmemişti. Bu sebeple Yunan ordusu alevlendi. Yunanistan'dan bir destek birliği getirtipler halk saldırıya geçtiler. Bundan sonra politika değil savaş yapılacaktı. Hedef Türkiye'ye büyük millet meclisini dağıtmak ve eski şehirye kadar her yeri işgal etmekti. O esnada düzenli oraya katılmak istemeyen ve eşkiyalığına devam eden çerkezetem isimli bir hain, bir alayı işgal etmiş ve kuvvaya saldırmaya başlamıştı. Hedefi Mustafa Kemali indirmek ve başa geçmekti. Hatta mecliste bile onu destekliyenler vardı. Kuvva tarafı bununla meşgul olurken, altı ocak 1921'de tüm hazırlığını bitirmiş olan Yunan tarafı, uşak ve bursadan iki taraflı bir saldırıya geçti. Bu saldırı esnasında çerkezetem, Yunan ordusuna sığındı ve topraklarımızı terk etti. Saldırı'yı önlemek adına İsmet Bey elinden geleni yaptı. nihayet, düzenli bir ordus sistemine sahip olan kuvvaya milliye, diğer adıyla Ankara birlikleri İsmet Bey'in kıvrak zekası ile bu muharebeyi kazandı. Ve bu, resmi yol olarak kazandığımız ilk muharebeydi. Yunanlar saldırıya başladıkları bölgeden 150 kilometre kadar içeri çekilmişlerdi ve İsmet Bey hiç farkettirmeden düşmanı tuzağa düşürmeyi başarmıştı. Bu çok büyük bir etki aratmıştı zira her ne kadar önlem alsalardı. İtilaf devletleri Ankara'yı o kadar da ciddiye almıyorlardı. Fakat Yunan ordularına karşı, çökmekte olan Osmanlının içinden binbir muhalefette zar zor ortaya çıkabilen dahağınık birkaç birliğin, kısa bir sürede toparlanarak bir muharebe kazanacak hale gelmeleri gerçekten de panik yaratacak bir şeydi. Buzafer.
Arsayesinde Mecliste de, hâlanda Han Mustafa Kemal'in liderliğiyle alakalışı peleri olan birkaç kişi, Mustafa Kemal'den çok daha fazla güvendikleri çarkezetem gibi insanların, Yunan ordusuyla iş birliği için e girdiğini gördüler ve Mustafa Kemal'den başka bir lider olmadığını da anlamaya başladılar. Osmanlı hükümetine bağlı olan Anadolu Ajan Seyirsa, Yunanların emriyle bu muharebelerin basit bir keşifteni baharat olduğunu söyleyerek, zaferimizi önem siz göstermeye çalıştı. Neyse ki kimse öyle bir keşif birliğinin 150 kilometre boyunca düşman kovalı icana inancak kadar saf değildi. İsmet Bey'in zafer kazandığı muharebe, inönü bölgesinde yapılmıştı ve birinci inönü zaferi olarak adlandırılmıştı. Ki inönü, daha sonra bu muharebeleri kazandıran İsmet Bey'e de soyadı olarak verilecekti. Her ne kadar Yunanlar canları yanmamış gibi davranmaya çalışsalarda, itilaf devletleri tekrar Londra'da toplantılar ve yeni planlar yaptılar. Epey ağır koşullara sahip olan Sevrantaşmasını da yatıramayacaklarını anlayınca bazı değişiklikler yapmayı düşündüler. Fakat bu da bir göz boyamadan ve lafı dolandırmaktan ibaretli. Peki Sevrantaşması nasıl bir anlaşma edik bu kadar kabul edilemezdi diye soracak olursanız eğer bu anlaşmaya göre Osmanlı, Karantina altında tutulacak bir hayvandan ibaretli. Dört bir yanı itilaf devletlerince sarılacaktı ve hiçbir kıya şeridinde mutlak bir hakimiyete olmayacaktı. Ama kazanılan muharebe güvenimizi yerine getirmişti. Dolayısıyla Ankara hükümeti geri adım atmadı. Halböyli olunca Yunan ordusu itilaf devletlerini hiç dinlemeden kendi kendine kararlar almaya başladı. Zaten Fransızlar ve italiyanlar artık neredeyse etkisiz derdi. İngiltere ise İstanbul'a çökmüş ve fırsat kollamakdaydı. Bu yüzden de Yunanlar ikinci bir taruza geçtiler. Ama İsmet Bey kendini bir de hak kanıtladı ve biz Afer'da ha kazandı. Bu muharebelerse tarihe ikinci inönü muharebeleri adıyla geçtiler. O saatten sonra İngiltere basının da dahi Yunanlar yenildi şeklinde haberler yapılmaya başlandı. İkinci inönüden sonra italiyanlar işgal ettikleri Muğla ve Antalya'dan çikildiler. Ve Atatürk bu zaferden sonra İsmet Bey'e şutel grıfı çekti. Siz orada sadece düşmanı değil Türk milletinin makus talihini dayandınız. Yunanistan ya hep ya hiç mantıya artık büyük bir savaş için var gücüle saldırmaya hazırlanıyordu. Dört bir yandan kuşatılmış ve çöküşün eşiğine gelmiş olan Osmanlı nasıl oluyor da iki kere muharebe kazanabiliyor. Nasıl oluyor da Osmanlı'dan, aşkenti kuşatılmış ve meclisi ilgah edilmiş olduğu halde yeni bir meclis çıkabiliyor. Anlaşılır şey değildi. Yunanistan artık kendini kanıtlamak zorundaydı. Türk halkını küçücük bir kara parçasını sıkıştıracak ve büyük Yunanistan rüyasını gerçekleştirecekti. Mustafa Kemal'i esir alacak ve bütün milletin gözü önünde onunla alay ederek nihayetinde iyi dam edecekti. İzmir yakınlarında on beş Türk köyünü ateşe verdiler. İzmir bölgesinde ise kalan birkaç Türk birliği de kontrol altını alındı. Askerlere zorla zito benize ros. Yani yaşasın benize ros. Dedirtmeye çalışıyor. Hatta demilenlerin bazılarını da iyi dam ediyorlardı. Albay Süleyman Feti Bey'de yaşasın Yunanlılar demediği için öldürülenlerden biriydi. İzmir konaklarında Yunanlar, yerleri Türk bayrağı sererek üstüne basıyor ve halka her türlü üzülümü yapıyorlarlardı. Saldırı başladı. Yunanlar çocuk yaşlığı demeden herkesi öldürmeye ve bulabiltikleri Türk kadınlarına sıra sıra tecavüz etmeye başlamışlardı. Hedef Ankara'yı ulaşmaktı. On Temmuz 1921'de Kütahya Eskişehir Muharebeleri başladı. 14 gün süren bu Muharebelerde Türk ordusu kaybetti ve Sakarya Nehrin'in doğusuna kadar çekilmek zorunda kaldı. Ne ismet paşa, ne de başka bir su bay? Ne kadar uğraşsa da galip gelememişti. Yunan ordusu hem de hat heçizatlı, hem de hakalabalık, hem de daha dinç bir şekilde gelmişti. Ne de olsa işgal altında olup açlıkla boğuşanlar onlar değildi. Savaşı kaybetmemiz büyük bir moral bozukluğu yarattı. Acaba rüyamı görüyoruz. Acaba kazanma şansımız yok mu? Belki teslim olsak ya da sevri kabul etsek acaba da hamı iyi olur. Hem halkın içinde hem de meclisteyi bu türden fikirler türemeye başlamıştı. Meclisin kay seriyat aşınması ve Ankara'nın terk edilmesi fikri bile gündeme gelmişti. Ama Mustafa Kemal buna şiddetle karşıydı. Ama Mustafa Kemal zaten hep aksi bir adamdı. Elinde yetki olmasa da hi dediği dedik biriydi. Her şeyi başarabileceğine inanmış, yenilgiyi kabul etmeyen bir adamdı. Ya o da enver paşa gibi hayallere kapıldıysa, Ya onu dinlersek birkaç yıl önce ihtiyat ve terakiye de olduğu gibi bunun acısı kat ve kat çıkarsa, bu saatten sonra değil mevcut toprakları her şeyi kaybederdik. Tamam Ruslular'dan bir miktarsıyla yardımı gelmişti ama kazanmak imkansız gibiydi. Ayrıca Mustafa Kemal askerlikten de istifa etmişti. Hakkında yidam kararı çıkarılmıştı. Şu anda asker bile olmayan bir adamdan ne bekleyebilirdik ki, o uzun süredir politik hale ve azınlıkları toplamaklamış kuldu. Derkken meclisin kafasına bir şey dank etti. Meclisten ziyade halk Mustafa Kemalistiyordu. Ey Mustafa Kemal Trablusu kapta kendini kanıtlamıştı. Hatta Çanak Kalede tarih yazmıştı. Ve yıldırım ordularında mükemmel bir ricat sargilemişti. Ayrıca bu güne kadar söylediği her şeyde haklı çıkmış, verdiği her kararda kendisinden üst ürütbede olanların yanıldığını göstermişti. Hem 19 Maysta Samsun'a çıkandı o değil miydi? Kuvvayı tek bir çatı altında toplayan, bütün rütbelerden vazgeçen, kendini bir tek halka adayan kimdi. Askeri yaşadanda o esnada Osmanlı'nın sahip olduğu en iyi asker tartışması oydu. Dolayısıyla ordulara Mustafa Kemal'in hükmetmesi ve ne yapıp edip savaşı kazandırması lazımdı. Ne ismet paşa, ne de başka biri, Mustafa Kemal'daki yaslanamazdı. Ama Mustafa Kemal, komutan olmayı tek bir şartla kabul edebileceğini söyledi. Kimse işine karışmayacaktı. Çünkü muhalefetle uğraşacak zaman yoktu. O bugüne kadar söylediği her şeyde nasıl haklı çıktıyysa, şimdi de haklıydı. O ne emrederse harfi harfine uygulanmalıydı, tek çare buydu. Şevket süre yağ aydimirinde değil miyle o, tek adam olacaktı. Birçok kişi bundan korktuysa da meclis çoğunlu bunu kabul etti. 5Auz toz 1921'de Mustafa Kemal'e 3 haliğına başkomutanlık rütpesi verildi. Ve bütün ordu onun emrinde toplantı. İlk iş geniş çaplı bir analiz yapıldı. Kaç askerimiz vardı, kaç silahımız vardı, yiyecek durumu neydi? Kaç günlük bir muharebeye dayanabilecektik? Ne kadar topumuz, ne kadar askeri uniformamız vardı. Bütün raporlar incelendikten sonra görüldük ki, bu iş bir tek meclisle ya da, kefen parasını da hi destek amacı ile kuvvaya veren, börek çizadirifat efendilerle olmayacaktı. Savaşak katılan katılmayan herkesin üzerine düşeni yapması lazımdı. Ordu fakirdi ve savaşın ne kadar süreceye belli değildi. Bu yüzden artık din adamları askerlikten muhaf olamazdı. Onlar da savaşacaktı. 8 avustos 1921 de tekalifimilliye kararı çıkarıldı. Bu karar tamamen Mustafa Kemal'in projesiydi. Karara göre halk, ilindeki silahları üç gün içinde orduya teslim edecekti. Bundan sonra kenarda köşede, dağlarda elinde tüfet de gezmek diye bir şey yoktu. Devir eşkiyalık devri değildi. Ailesini korumak, vatanını korumak isteyenler orduya katılacaktı. Ve her aile, bir askeri giydirecek kadar bağışta bulunacaktı. Elinde çorap, pantolon, kumaş, ne varsa belli bir ölçüye kadar devlete verecekti. Her evdeki yiyecek ve giyceğin yüzde kırkına sonradan ödenmek şartıyla el konuldu. Zaten savaşı kazandığımız takdirde herkes verdiği kadarını ve daha da fazlasını alacaktı. Ama savaşı kazanamazsak herkes her şeyini kaybedecekti. Başka kurtuluş çareleri aramaya gerek yoktu. Zaman tükenmişti. Ya varımızı yoğumuzu ortaya koyacak ya da her halikarda yok olacaktık. Halkın bine kayvanlarının ve taşıtlarının yüzde yirmisi toplantı. Bütün demirci, marangos, tersi ve nalvantlar orduya katıldı. Hazırlıklar son hızla devam etti. Bir aydan bile kısa bir süre içerisinde ordu ciddiği anlamda güç kazandı. Üstelik Mustafa Kemal, hazırlıklarına çoğu göncesinden başlamıştı. Yani her şey bu kadar da nibare değildi. Örneğin eskişi hir kütah yamağlı bir yetinde bölgeyi korumaya çalışıp daha fazla zayıat vermektense geri çekilmeyi öneren kişi Mustafa Kemal'di. Daha o zamandan bir yıllık bir plan yapmıştı. Bütün birlikler dağılırken ve Yunan ordusu ilerlemeye devam ederken herkes karamsarlığa kapılmışken, İsmet Paşa'da'yı her şey bitti. Yolum sonuna geldik diyerek çadırına kapanmışken, fevzi çakmakın dahi aklına bir çözüm yolu gelmiyorken, Mustafa Kemal içeri girmişti. Haritaları açtırmıştı, raporları dinlemişti ve aklına bir şey gelmişti. Şu anda bırakın kazanmayı korumamız bile mümkün olmayan bir cepheyi savunarak askerlerimizi ziyan etmenin mantığı nedir? Neden cephane ve asker sayısı bakımından bizden üstün bir düşmanla sürekli cephe savaşı yapalım ki? Bu savaşı kaybedersek düşman bütün ülkeyiyle geçirecek. [. müzik çalıyor. ]
ama şu an burayı terk edersek, düşman sadece birkaç şehri alabilir. Bizde daha güçlü savunma yapabilmek için hazırlanacak vakti buluruz. Orduyu daha iyi kontrol edebileceğimiz Sakarya bölgesine kadar geri çekmeliyiz. Diğer bir ifade ile bizler kendi vatanımızda güvenli bir şekilde geri çekiliyorken, düşman karşı bir ülkede ilerlemek, beslenmek, 100 kilometre boyunca karargahlar kurmak ve yerleşmek zorundaydı. Bu esnada elbette yöre halkı bin bir türlü problem yaşayacaktı ama başka bir çare yoktu. Nitekim öyle de oldu. Bizim askerimiz morali bozuk bir şekilde geriye doğru çekiliyorken, düşman ordusu her yeri yaktı ve yıktı. Ama bu bize toparlanacak vakti verdi. Ne var ki geçen süre içerisinde Yunanlar da ciddiği anlamda bir savunma hatlı kurmuşlardı. Mustafa Kemal'de bunun bilincindeydi. En ufak bir hata mutlak mağlubi yetdemekti. Bu yüzden de düşmanı daha vantajlı olduğumuz bir meydan muharebesine çekmeye çalışıyorduk. Normalde dönemin savaş bilgilerine göre meydan muharebelir şöyle oluruz. Bir çok birlik yan yana dizilir ve düşman birlikleriyle karşı karşıya gelir. Normalde bizim on taburumuz varsa ve beşinci taburumuz ermeye başlamışsa, dördüncü ve altıncı taburlarımız beşinci taburun yanına gelir ve düzenli bir şekilde geri çekilmeye başlıyoruz. Düşman da aynı şekilde kendi izildiği bölgeleri geri çeker ve tıpkı iki elin parmaklarının birbirine girmesi gibi, ordular birbirlerine girerler. Böyle olunca düşman bizim çekildiğimiz bölgeyi, bizde düşmanın çekildiği bölgeyi ele geçirmiş oluruz. Ve her gün harbin durumuna göre sürekli birlik kaydırmamız gerekir. Buna hatlı müdafa taktiği denilmektedir. En çok bölgeyi elinde tutan taraf baskın taraf olacağı için, savaşı kazanır. Fakat böyle bir savaşı kazanamayacağımıza çıktı. Çünkü düşman bizden çok daha üstün durumdaydı. Mustafa Kemal ise başka bir taktik düşündü. 22 gün 22 gece sürecek bir savaş taktiği. Hatlı müdafa yoktur, satı müdafa vardır. Ve o satık bütün vatandır. Vatanın her karıştı opera vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terkolunmayacaktır. Bunun için küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada yeniden düşmana karşı cep ve kurup savaşa devam edecektir. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler, ona tabi yolmayacaktır. Her birlik, bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmaya ve karşı koymaya mecburdur. Yani kimse yanındaki birliklerden etkilenmeyecek ve son nefesine kadar bulunduğu mevziyi korumaya çalışacaktı, geri çekilmek yasaktı. Mustafa Kemal'in planına göre düşman, biz geri çekilmediğimiz için ya destek birliği getireceğimizi ya da onu oyaladığımızı düşünecekti. Düşman, ezmesi gereken hiçbir bölgede galibiyet alamadığını ve tür kordusunun geri çekilmediğini görünce bunun bir tuzak olduğunu düşünecekti. Öyle de oldu. Düşman, çekilmemiz gerekiyorken neden hala bölgiyi muhafaza ettiğimizi anlayamadı. Nihayetinde düşman yeni bir taktik kurgulamak amacıyla ordu kaydırmaya karar verdi. Düşmanın ordu kaydirdığını gören İsmet Paşa ve Diğerleri, nihayet iyi bir mevziyi kurulduk. Burada kalalım derken, Mustafa Kemal Taruz emri verdi. Savaş 22 gün 22 gece sürdü. Hiç duraksamadan dinlenmeden, ölenlerin yerini doldurarak sürekli savaştık ve Sakarya savaşını kazandık. Yunan orduları eski şehri afyon hattının gerisine kadar çekilmek zorunda kaldı. Sakarya'da savaşan herkes çocukları için geleceği için, vatanı için canını hiçe saydı. Subayların üç de ikisi şehit oldu. Ordunun say yüzde kırk altısı kaçtı. Fakat kaçtıkları için kimseyi suçlayamayız. Ne kadar hayal etmeye çalışırsanız çalışın. Kavrucu bir sıcakta, et kokusu içinde, sineklerin arasında, uyku uyumadan günlerce mücadele etmek ve yanındaki herkesin şehit olduğunu görmek ve buna rağmen savaşmaya devam etmek, insanı yasınırları aşan bir durumdur. Türk ordusu orada binlerce yıl sonuna bile hatırlanacak bir tarihi yazdı. Ama maalesef bu bile yeterli olmayacaktı. İstiklal için son bir defa da hata rüzak atmak gerekiyordu ama buna da bir yıl vardı. Sakarya meydan muharebesinden sonra herkes işte fırsat şimdi saldıralım derken Mustafa Kemal beklemek zorundaydı. Çünkü yeterli bir kuvvetimiz yoktu. Ordu'nun yarısını kaybetmiştik, hazırlık yapılması lazımdı. Mustafa Kemal Paşa, Sakarya meydan muharebesinden sonra meclis tarafından maraş alırıkbesine getirildi ve gazi ünvanını aldı. Ama meclis, yine de problemleydi. Hâlendaha iktihatçılardan medet umarlar vardı. Enver Paşa'da bir fırsatını kollayıp anadoluya girmeye çalışıyordu. Meclis'in neredeyse yarısın Mustafa Kemal'i kendini beğenmiş bir adam olarak görüyordu. Onu destekleyenler bu işi yapsa yapsa Mustafa Kemal Paşa yaparken onu destekleyenlerse biz bu adamı bir başkumandan yapalım da başaramasa idam eder kurtulmuş oluruz diye düşünüyorlardı. Böylece Mustafa Kemal'in başkumandanını 5 kısım 1921'de uzatıldı. Bir yıl boyunca küçük çaplı çarpışmalar yapıldı ve Yunan ordusu artık var gücüyle saldıracak kadar hazırlanmıştı. Her ne kadar bu savaşı 5 günde kazanırız diye düşünüyorlarsa da neredeyse 5 ay yetecek kadar Erzak ve cephane getirmişlerdi. Geçen bir yıl boyunca artık savaşla uğraşmaktansa meclisdiki problemlerle uğraşmak zorunda kalan Mustafa Kemal kendini başkalarını ıspatlamaktan bütmüştü. Yunan orduları tam takır hazırdı ve ne zaman saldıracakları belli değildi. Bizimse tıpkı sakar ya da olduğu gibi beklenmeyen bir şey yapmamız gerekiyordu. Mustafa Kemal hayatı boyunca binlerce kitap okumuş, hatta askeri kitaplar tercihme etmiş, savaş sanatını yalayı büyütmüştü ve geçen süre zarfında Yunan komutanları ile alakalı araştırmalar yapmış, hareketlerini yincelimişti. Tabiricay ise akıllarını okumaya çalışmıştı. Yunanların savunma hattının en güçlü olduğu bölge Afyon bölgesiydi. O bölge Yunan orduları komutanı General Tricopis'in bulunduğu bölgeydi. Öyle ki İngiliz Maraşalı Charles Tamşant, Türkler bu hatta 6 ayda geçerlerse 6 günde geçmiş gibi sayılmalıdır. Dedi. Atatürk Yunanlar Buraları o kadar güzel tahkiyim etmişler ki belli ki burayı genel karargahları yapmak niyetindeler. Eğer burayı vurursak Yunanlar da alacaktır diye düşündü. Fakat düşmanı en güçlü olduğu yerden vurmak için bizimle bütün gücümüzü oraya vermemiz gerekecekti. Bu yüzden bunu düşmana seyzdirmeden yapmamız lazımdı. Ordularımız gece vakti gizleyecek haydirilecek, düşmanı çevreleyecek ve emir geldiğinde ablul kayı alacaktı. Ve 25-Austos gecesinde 5. suvariyi kol ordusu emredildiği gibi araziye sızmaya başladı. Yabancı medya göre Mustafa Kemal, baş kumandanlığa getirilmiş fakat eli kolu bağlı olan hiçbir şey yapamayan bir adam gibi görünüyordu. Çünkü henüz ciddi bir saldırı yapmamıştı. Mecliste de sürekli eleştiriliyordu. Hatta belki de kimsenin eleştirilmediği kadar sert bir şekilde eleştiriliyordu. Mustafa Kemal, sahete bir çay partisi düzenledi. Gazetelerde Ankara'da bir ilcek olan bir çay partisine katılacağını ve bütün üst düz eyliklerinde davetli olduğunu duyurdu. Tam da hiçbir şey yapamayan bir başkomutan gibi. Lakin herkes çay partisini beklerken Mustafa Kemal gizleyece yola çıktı ve savaşmaya gitti. Yolculuk esnasında anadolu daki bütün telgraf hatlarını kestirdi ve sanki kendisine karşı bir isyan çıkarılmış darbe yapılmış gibi haberler çıkarttı. İstanbul hükümeti Mustafa Kemal'e darbe yapılıldığını zannederken hiçbir telgraf haneyle de iletişime geçemediği için hem düşman hem de Osmanlı hükümeti şaşkınlık için değildi. Diğer bir ifadeyle Mustafa Kemal daha yola çıkarken istihbarat savaşını kazanmıştı. Ölgeyi varır varmaz hemen taruz emretti. Düşman da hane olduğunu anlayamadan en kuvvetli savunma hattı bütün vasfını kaybetmişti. Türk ordusu Mustafa Kemal'in emriyle gece vakti birlik kaydırmaya başlamıştı ve farkında olmadan taruza hazır hale gelmişti. Mustafa Kemal savaşı bizzat yönetti. İşin işansa bırakmadı. Bütün birlikleri bütün haritayı an ve antakiyi bediyordu. Tıpkı bir satranç tahtasına hükmeler gibi bütün bölgeye hakimdi. Yavarine şöyle demişti. 15 gün sonra izmir deyiz çocuk. Bunu unutma. Son derece hazırlıklı olan Yunanlar, son derece hazırlık siz yakalanmışlardı. Son derece hazırlık siz olan Türk ordusuysa farkında bile olmadan son derece hazırlanmıştı. 26.00.1921 sabahında saat 4.30'da bir tanzim atışı açıldı. 5.50'deyse tahriye batışına geçildi. Dağınıkmış gibi görünen Türk orduları bir anda düzenli bir ordu halini aldı. Yunan ordusuysa tam tersine dağılmaya başlamıştı. Sabah 7'e karşı Yunan orduları tamamen dert araf edildi. 30.00. günü başkomutanlık meydan muharebesi yaşandı. Ki bu muharebe, dumlu pınar meydan muharebesi olarak da bilimmektirir. Bu muharebelerde başkomutan tırikopisle başkomutan Mustafa Kemal'in askeri yetenetleri yarışmıştır. Bu muharebelerde Türk tarafı kütahyağı ele geçirmiş ve Yunanların en güçlü tümenleri olan 4.00.12. tümeni tamamen yok etmiştir. General tırikopisle
ve size zar zor kaçmayı başarmıştır. Bu meşhur bir anda. Çünkü o akşam Mustafa Kemal, ordular ilkedefiniz Akdenizdir. İleri emrini verecekti. Meydan savaşından sonra çevreği gezen Mustafa Kemal, düşmanın ağır malü bir itini, savaş alanında bıraktığı silah, cephane ve ölü askerleri gördüğünde çok duygulanmış ve şunları söylemişti. Bu manzara insanlık için utanç vericidir. Ama biz burada vatanımızı savunuyoruz. Sorunluluk bize ait değildir. Türk orduları İzmir'e doğru ilerlemeye başladı. Kazanma şansı bile görülmeyen bu savaş, Mustafa Kemal'in de hası ve Türk halkının gayreti sayesinde zaferle sonuçlandı. Bir eylülde uşak, iki eylülde ise eski şehir geri alındı ve başkomutanteri Kopis, ele geçirildi. Altı eylülde balık esir ve bilecik, yedi eylülde aydın, sekiz eylüldede manisa geri alındı ve dokuz eylülde İzmir'e girildi. Yunan ordusu bu savaşta yüz binden fazla zayıat verdi. Mustafa Kemal İzmir'e girerken Yahveri Salih Bozu'a kaç gün oldu diye sordu. Salih 14 paşam dedi. Tüf, on deş demiştik. Bir gün ne kaçırdı köleysi. Fakat kaçabilen Yunan askerleri kaçarken yine her yeri yakıp yıkmışlardı. Diğer bir fadeyle İzmir'i alırken görünen manzara öyle güllük güllistanlık değildi. İzmir adeta Alev Alev Yanan bir şehirdi ve Yunanlar kaçacak yerleri kalmayınca denize atlayıp yüzmek zorunda kalmışlardı. Yunan komutanları konakların girişine yerlere Türk bayrağı sermiş ve üzerine basıp eğlenmişlerdi, tükürmüşlerdi. Ama Mustafa Kemal izici bir zaferle kovallıdığı Yunanların bayrağına aynı saygısızlığı yapmamıştı. Aynı şey kendisinden istendiğinde her bayra kutsaldır. Hiçbir milletin bayrağı ayaklar altına alınmamalıdır. Bilmişti. Evet, bariz bir şekilde düşmanımız olanlara karşı galip gelmiştik. Ama şimdi sıra içimizdeki hainleri temizlemekleydi. İngilizce meyitine katılan kovvacı öldürmenin helal olduğunu söyleyen Mustafa Kemal ve diğer kovvacılar hakkında idan fermanları çıkaran ve Türk ordusu ile hala kılı hayatiyi istihbaratları düşmanı bildiren koltuk sevdası yüzünden ülkeyi satanlara karşı galip gelmek zorundaydık. Böylece önce lozan atlaşması imzalanacak devamında da kuklalık seviyesine düşmüş olan padişahlık makamı ile bu saatten sonra semboli kolmaktan başka bir işe yaramayan haliif edik makamı kaldırılacaktı. Türk ordusu kendi iradesini savaşarak baş kaldırarak kanıtlamıştı. Kendi geleceğini de kendi belirliği yıcekti. Sırada çadaş taşma hareketleri inkili ablar, devrimler ve yenilikler vardı. Şimdi lık bu kadar Bandai Munt 30-Austos Safar Bayramımız kutlu olsun. [Müzik]
Podcast Summary
Key Points:
Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarak Milli Mücadele'yi başlattı.
İşgal altındaki ülkede halk dağınık halde direniş gösteriyor, İstanbul Hükümeti ise etkisiz ve işbirlikçi bir tutum sergiliyordu.
Mustafa Kemal, kongreler düzenleyerek halkı örgütledi, düzenli orduya geçişi sağladı ve TBMM'yi kurdu.
İnönü Muharebeleri gibi ilk zaferler, milli mücadelenin meşruiyetini ve umudunu güçlendirdi.
Sevr Antlaşması'na karşı çıkan Ankara Hükümeti, tam bağımsızlık hedefiyle Yunan işgaline karşı savaşa hazırlandı.
Summary:
Metin, Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışıyla başlayan Türk Milli Mücadelesi'nin ilk dönemini anlatıyor. I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'nun işgal altında, ordusunun dağıtıldığı ve İstanbul Hükümeti'nin aciz kaldığı bir ortamda, Anadolu'da dağınık direniş grupları oluşmuştur.
Mustafa Kemal, geniş yetkilerle geldiği Samsun'dan başlayarak, halkı örgütlemek ve işgale karşı birleştirmek amacıyla kongreler (Erzurum, Sivas) düzenlemiş, dağınık Kuvayımilliye birliklerini düzenli ordu haline getirmeye çalışmıştır. İstanbul'dan tamamen bağımsız olarak 23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kurmuştur. Bu süreçte İstanbul Hükümeti ve padişah tarafından hedef alınmış, hakkında idam fetvası çıkarılmıştır.
Milli Mücadelenin meşruiyet kazanmasında, İsmet Paşa komutasında kazanılan Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri gibi ilk askeri başarılar kritik rol oynamıştır. İtilaf Devletleri'nin dayattığı Sevr Antlaşması'nı reddeden Ankara Hükümeti, Yunan ordusunun ilerleyişine karşı topyekûn bir savaşa hazırlanmaktadır. Metin, tüm bu zorlu koşullar altında milli iradenin teşkilatlanma sürecini ve bağımsızlık kararlılığını vurgulamaktadır.
FAQs
Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a çıkmıştır. Bu görev, İstanbul'dan uzaklaştırılması için bir bahane olarak kullanılsa da, Anadolu'daki direnişi örgütleme fırsatı yaratmıştır.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış ve ağır şartlar içeren Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalamıştı. Ordu dağıtılmış, ülke işgal altındaydı ve merkezi hükümet etkisizdi.
Amasya Genelgesi, vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığının tehlikede olduğunu ilan eder. Kurtuluşun milletin azim ve kararıyla sağlanacağını belirterek, Sivas'ta milli bir kongre toplanması çağrısı yapar; bu, milli mücadelenin resmi bildirgesidir.
İngiliz Albay Rowlands, kongrenin toplanmaması için Mustafa Kemal'i uyardı ve hükümetin izin vermeyeceğini söyledi. Mustafa Kemal ise, ne hükümetten ne de onlardan izin istemediklerini ve kongrenin ne pahasına olursa olsun açılacağını belirterek görüşmeyi sonlandırdı.
İlk TBMM, 23 Nisan 1920'de Ankara'da kurulmuştur. Bu meclis, İstanbul'daki işgalci güçlerden bağımsız olarak, tamamen milli iradeyi temsil etmek amacıyla açılmıştır.
Birinci İnönü Muharebesi, düzenli ordunun kurulmasından sonra kazanılan ilk zaferdir. İsmet Bey (İnönü) komutasındaki birlikler, Yunan ilerleyişini durdurmuş ve Ankara Hükümeti'nin otoritesini güçlendirmiştir.
Chat with AI
Loading...
Pro features
Go deeper with this episode
Unlock creator-grade tools that turn any transcript into show notes and subtitle files.