Go back

Barış Özcan ile Yaratıcılık ve Hikayecilik Üstüne

63m 56s

Barış Özcan ile Yaratıcılık ve Hikayecilik Üstüne

Sohbet, Barış Özcan'ın içerik üretim sürecine odaklanıyor. Özcan, YouTube ve podcast dünyasında sanat, tasarım ve teknoloji üzerine hikaye anlatıcılığı yapıyor. Başlangıçta içsel motivasyonla (kendini geliştirme) başlayan bu yolculuk, izleyici etkileşimleriyle evrilmiş. Yaratıcılığı, daha önce birleştirilmemiş fikirleri bir araya getirmek olarak tanımlıyor ve bu süreçte günlük hayattaki her şey potansiyel bir konu tohumuna dönüşüyor. Ancak bu sürekli üretim hali yorucu; Özcan, zihinsel yorgunluğu gidermek için aktif müzik dinlemeye başvuruyor. Müziği, kendini tamamen bırakıp kaçış sağlayan bir araç olarak görüyor ve fonda değil, sadece müziğe odaklanarak dinliyor. Podcastlerin görüntüsüz yapısının, caz doğaçlamasına benzer bir büyü yarattığını vurguluyor. Ayrıca, hikaye anlatıcılığını değişen dünyada en kalıcı unsur olarak değerlendiriyor; örneğin, 1800'lerde yazılan Pinokyo hikayesinin hala modernize edilerek anlatılması bunu kanıtlıyor. Özcan, kendini hala bir hikaye anlatıcısı olarak görmese de bu alanda ilerlemeyi hedefliyor.

Transcription

9719 Words, 66782 Characters

Turkish
[MÜZİK ÇALIYOR] Selam Fularsızlar. Birazdan dinleyeceğini sohbet. Aylar öncesinden gerçekleştirilmişti. Güncel bir şeylerden konuşmamıştı. Zaten o yüzden biraz demlensin istedim. Uygum bir zamanı kolladım. Bildiğiniz gibi ben burada konuk aldığım zaman onların neredeyse hiç profillemiyorum. Yani kimdir? Necidir? Neler yapmıştır? Bir gün nasıl geçer? Bunlar işin yüzde biri bile olmuyor. Aynı durum bugün de geçerli. Konuğum barış özcanın, öz geçmişini oturup okumayacağız. Kendisi bir YouTuber. Ama böyle dediğince çok kelek bir tanımı oldu. Şöyle diyelim. Sanat, tasarım ve teknoloji alanında herhalde en popüler içeri küreticisi. Bilerek bu sohbet fazla planlamadım. Mabetin nerelere gideceğini merak ettim. Konuk onuya açtı. Aktif müzik dinlemeden tutun hikâye anlatıcılığına, erteleme hastalığına, seren dipiti denen kavrama, filmlerin neden iki sahtlik olduğuna, kitaplar neden 300 sayfalık olduğunda. Zeki hakkındaki fikirlere izleyicinin beklentisine uymaya, bunlara doğal bir şekilde yerken açtık. Benim hakkımda olan tek şey, içerik yaratım sürece hakkında bilgi edilmekti. Sonuçta benzer işleri yapıyoruz. Ama o daha zor bir formatta video da çalışıyor. Ve tabii azıcık da olsa daha popüler. Yani biraz. Şimdi baktım altın nokta 3 milyon abonisi varmış kanalında. Neyse, ben kendimi kıyaslamıyorum insanlarla. Psikoloch Beyhan bu dak dışında. Ondan daha popüler olmamız lazım. Başka bir şey istemiyorum. [MÜZİK ÇALIYOR] Şimdi ben ilk defa pod bilin stüyesindayım. Buradan kayıt yapıyorum. Ama bu seferde konuk ortada yok. Çünkü ABD'desin. Barış Özcan'da beraberiz. Hoş geldin barış. Hoş bulduk selamlar. Seni hiç tanıtmıyorum. YouTube'da yaptığın işlere herhalde bütün dinleyiciler biliyordur. Fakat belki bilmedikleri biz pod bir alında podcast kardeşi. Senin de burada yüz on bir herçeye bir podcastin var. Nasıl gidiyor? Ah, gayet güzel. Aslında tahminlerimin ve beklentilerimin ötesinde gidiyor diyebilirim. En azından performans ve sıklık anlamında. En azından belli bir olgunluğa erişinceye kadar tutarlı bir şekilde sürdürme. Şeyini çok önemli sıyorum. Daha YouTube öncesinde de ben podcast yapmayı hep hayale diyordum. Bana ilham veren şeyde podcastler olmuştu. İlk başlangıçta. Benim YouTube macera aslında bir podcast olarak başlayacaktı. Fakat o yıllarda henüz podcast kavramı özellikle Türkiye'de çok fazla bilinmiyor da. Bir açıkçası böyle bir alışkanlık kazanamamıştı. Hoş YouTube da çok fazla bilinmuyordu belli bir yaş grubu dışında. Önce bir sesli denemeler filan yaptım hatta. Hazır kaydetmişken üzerine birazcık da görselik ekleyim. Biraz da kendim konuşayım filan derken o bir YouTube videosuna evlildi doğal olarak podcast uzunca bir süre rafa kalktı. Neyse yıllar sonra işte özellikle de senin podcastinin verdiği bir motivasyonla da. Ya işte ne güzel bak Türkiye'de de ya da Türkçe içerikli podcast dünyasında da güzel şeyler yapılmaya başladı. Bakalım ben de başlayayım diye bir buçuk yıl kadar önce başladık. Şimdi de elli bölümleri geçtik hızla devam ediyoruz. Bundan haberim yoktu. Bir kere teşekkür ederim. Bunun da bir muadili var benim tarafımda. Benim podcast'te iten arkadaşım benim gaza getirmeye çalışıp. İlham kaynaklarından bir de sendin bak barışı özeceğim diye biri var. O zaman da hatırlıyorum. Bir milyon bir buçuk milyon takipçisi var. YouTube'da büyük rakam yani de evrakam. Bak ne güzel Türkiye'de bu kadar bir açtık varmış bu konular da. Benim podcast maceramın başlangıcında da senin bir katkın var. Dolaylı yaptın. Kaşırlıklı ya bu çok önemli bir şey. Ben bunu gerçekten çok önemsiyorum yani. Bunu dinleyip de hala bir yerlerde kendini saklayan gizleyen birileri varsa mutlaka kendilerini ifade edebilecekleri, akabilecekleri bir yatak bulsunlar. Çünkü bu herkese güç veriyor. Sadece dinleyicilere değil anlatıcılara da bence bir güç veriyor. Benim için aslında bu bölüm biraz benciliceb bölüm. Çünkü bana da genel olarak bir içerik üretecizi olarak sordukları sorular. İlham kaynağınız, araştırma sürecine şunlar bunlar. Uzun zamandır üstüne düşündüğüm sorular ama iyi cevap bulamadığım sorular. Bir dinleyici olarak şimdi bu soruları sana yöneticeceğim tek tek. Belki ben de aydından bir şey olurum ve bu soruları soranlara da düzgün bir cevap verebilirim diye ayetinde. Önce neden kendini her hafta, her hafta, yıllarca zorluyorsun bir şeyler anlatabilmek için? Bu işe başlamadan önce aklında böyle gerçekten net bir motivasyon var mı? Bir de yoksa sen yaptıkça mı bu oluştu içinde? Ya herkes için bence farklı bu hani hem başlama hem de ilerleme için gerekli olan motivasyon. Benim için şöyleydi. Zaten buna benzeyen işler yapıyorum fakat kendi için değil markalar için. Görüntü ve sesle hikaye anlatıcılığı değilim bu işi ile tanımlayacak olursak. Ve şimdilerde pek uygulanmasada o zamanlar özellikle Google başta olmak üzere bazı start-up ve büyük teknoloji şirketlerinde uygulanan bir ilke gözüme çarptı. O da şu, yüzde sek sene, yüzde yirmi kuralı veya seksen e yirmi kuralı genel olarak. Pafta da beş gün çalışıyorsan, mesai yapıyorsan, bunun bir gününü tamamen serbest. Yani herhangi bir, her her şeyi, herhangi bir ilişkiyi, herhangi bir dış motivasyona ihtiyaç kalmadan. Kendi belirliyeceğin bir konuda, kendi geliştireceğin bir proje üret diye bir kavram aklında böyle yavaş yavaş olgunlaşmaya başladı. O yüzden ben de işte haftanın bir gününü cumartesi günlerini, koşuma giden o hafta okuduğum karşıma çıkan izlediğin dinlediğin bir şeyden o zamanlar podcast tüketicisiydim aynı zamanda çok yoğun bir şekilde. Ve yaşta YouTube'ta bulduğum çok ilginç, arada kalmış kanallar, görsel deneme diyebileceğimiz tarzda içeriklerle karşılaşınca bunların da etkisiyle bir şeyler yapmaya çabaladım. Başlangıçtaki motivasyonum tamamen itsel de yani kendimi geliştirmek. Ya hafta da beş gün başkaları için çalışıyorum, bir günde cumartesi günü de kendimi için çalışayım gibiydi. Fakat bunu da tabii dışarıda bir yerlere yansıtmayınca o sürdürülebilir olmuyor. Belli bir süre sonra mecra da sizi değiştirmeye başlıyor. Kaşılıklı bir etkileşim var sonuçta, sizi izleyenler, yorum yapanlar, onlardan gelen o geri bildirimlerle. Biraz daha sadece itsel, sadece kendinize ait olan o motivasyon değişmeye başlıyor. Dolayısıyla başlangıcı tamamen itsel olmakla beraber. Sonradan dış etkilerden de yoğruldu diyelim. Fakat ben hala bugün geldiğim noktada da yeni bir şeyler öğrenmenin verdiği heyecanını kaybetmemeye çalışıyorum. Hala denemeler yapmaya gayret ediyorum. Aksi taktirde bu Börnaut veya Şetükenmişlik sendurumu denilen bu içerik yaratıcılarında rastlanan bir hastalık var. Buna yakalanmamak işten değil. O yüzden böyle hala bir amator ruhla, sadece kalabalıkların merak ettiği konular değil. Aynı zamanda kendi ilgi duyduğum konular, Rı'n ortak pahydasını bulup içerik üretmeye devam ediyorum. Akkuma şu geldi aslında iki tip içerik üretimi yolu var. Genelde de bana zaten soranlar oluyor ben de işte hakkımda. Şöyle konular var, böyle uzmanlıkların var, podcast işine girsen mi diye. Bu insanların anlatacak bir şeyleri oluyor zaten ama diyelim ki beş ay alt ay uğraştın. Bu anlatacaklarını bitirdin. Ondan sonra ne olacak? Yani buna böyle kısıt da bir proje, kısa vadeli bir proje olarak bakıyor sana ev aldı. Ama sürekli devam edecek bir şey ise kaynağın beslenmesi lazım. Anlatacaklarım, bittiğinde onların yerini dolduracak bir şeyler lazım. Sen de işte güzel değildim. Merak kendi merakını gidericek şeyler. Sadece izleyenlerin değildi. Sen o merakın sayesinde o kaynağı yeniliyorsun yani. Evet. Bir şey meraklandığını nasıl anlıyorsun tam olarak. Kafanda var mı zaten şu konuyu araştırsam iyi olur. İkinç geliyor diye yoksa. Sanki okurken araştırırken, organik bir şekilde gelişiyor. İnsan doğal olarak meraklı bir varlık ve bu merans sınırları da yok. O yüzden ben kendime bir çerçeve çizdim. Orada da bu neşin ucuğur ve fikir yayınlarında dergilerinde özellikle bir sarı çerçeve vardır dikeyi. Sadece bir logo değildir aslında. Yani bir kadraşdır. Bir perspektifdir. Dünyaya bakış şeklidir. Kendini çerçevelemek bence gerekiyor. Ben o çerçeveyi üç anahtar kelimede buldum. Sanat tasarım ve teknoloji de. Sanatı burada çok geniş anlamda kullanıyorum. Hani İngilizce de Entur Teyman't ya da eğlenceli denilen. Filmler ve sayreler, müzik, bunlar da dahil. Tasarım zaten mesleyim. Yani geçmişim benim arka planım. Teknoloji de ilgi duyduğum. Her zaman ilgi duyduğum bir şey. Dolayısıyla bu üç anahtar kelime benim için bir çerçeve belirledi. Ama bu çerçevenin de üstünde bir aslında üst başlık var. Hikâya anlatıcılıyor, öykü anlatıcılıyor. Orada kendimi geliştirmek için sanat tasarım ve teknoloji dünyasında üretilen şeylere bakıp bunlardan ilham alıp. Araştırıp orta ya içerikler çıkartmak aslında böyle tanımlayabilirim belki de. Orada da gündelik hayat içerisinde zaten böyle bir üretim şeyin içine girerseniz. Yani ister podcast olsun, ister yazı olsun, ister videosun fark etmez. Algıda bir seçiciilik oluşuyor. Yani belki de meslek hastalığı diyebiliriz. İzlediğiniz bir şeyden size bir konu fikri hemen ışık olarak yanıyor. Ben sadece bir konu ile yetinmemeye çalışıyorum orada. Yaratıcılık da hani iki farklı noktayı daha önce birleştirilmemiş bir biçimde bir araya getirmek gibi bir tanım vardır. İşte onu yapmaya çalışıyorum. Zaten var olan ve insanların merak ettiği bir konu. Yine insanların merak ettiği başka bir konu ama daha önce hiç ikisi yan yana gelmemişse eğer ben bu konuda bir şeyler söylemeye çalışayım. Motivasyonunu ateşliyor. Dolayısıyla o gündelik hayatta karşılaştığım her şey benim için potansiyar bir konu tohumuna dönüşüyor diyebilirim. Peki bu senin için yorucu oluyor mu? Mesela bir gustoyu düşün yemek yiyip de onun hakkında yazı yazmakla hayatını kazanıyor. Bu insan zevkine yemek yiyebilir mi? Çünkü her yediği şey oğlan için bir iş icabın erdeyse yazılacak bir yazı çekilecek bir video gibi. Yani benim arka planında bir yerinde sürekli bir module çalıyor. -Bunu hikaye ileştirebilir miyim? İyili çeker mi? Ben ilgilendirmiyim? Nasıl yapabilirim? -Bu senin için yorucu oluyor mu böyle bir şeyini farkında mısın? -Evet, çok yorucu oluyor. O yüzden ara vermek lazım aslında. Yani hayata belli keskin noktalar da bir şeyleri izlememek dinlememek, belki meditasyon yapmak, çok derin düşünmemek ama meditasyon yapmak deyince o anın ve kendinin farkına varmak değilim. Bunu yapmaya çalışıyorum. Ilginç bir şekilde bunu yaparken de mesela işte bir dua yürüyüşü. Yaparken de şeyi fark ettim ya. Sadece dua yürüyüşü yapamaz hale geliyorsun. Bin noktada dansın orası arada kulaklıkları takıp, işte bir podcast dinlemek gibi yan etkileri de oluyor. Özellikle, "müzik benim için bir çıkış noktası burada." En azından "müzikte bir üretici olmadığım için" iyi bir dinleyici olmaya çalışıyorum. Aktif bir "müzik dinleyicisi" olmaya çalışıyorum. O benim için gerçekten bir meditasyon şekli, bir motivasyon şekli. Düzelliği olarak "müzik dinleyen bir insanım" hatta böyle neredeyse programım var yani belli saatlerde otomatik olarak başlayıp da beni zorunlu olarak kesen çalışım ama ara vermeye zorlayan planladığım haftanın her günü farklı türlerde dinlediğin müzikler var. Bu benim için bir çare bir çözüm oldu ama hani hala da araştırma içerisindeyim. Eğer senin bir önerin varsa bu konuda "Ya bak bir de şunu tasıy ederim" diye bir şey varsa iyi gelir yani. Yorulmak açısından ben de senden medet umuyordum işine çasama bu şey ilgimi çektiyor yani bu müzik mesela benim bilinçli olarak yaptığım bir şey dil hep arka planda dinlediğin bir şey. Aktif derken herhalde onu kastiriyorsun yani dikkatini ona veriyorsun. Öğrenmeye çalışıyorsun öyle mi? Öğrenmek de değil. Orada artık işte öğrenmek ya da düşünmek gibi şeyleri bir kenara bırakmaya çalışıyorum. Kendimi müzikine bırakmaya çalışıyorum. Tamamen antibilimsel bu konuya bakış açım var. Hani sanat tasarım teknoloji dedik ya bunların içerisinde sanat özellikle birinci anahtar kelime ve sanatın içerisinde de kendime göre bir yerarşi var. O yerarşının en tepesinde müzik var. Yani bütün sanat dalları içerisinde müzik benim için en yukarda en soyut olanı, en beni bulunduğun dünyadan koparıp başka bir dünyaya götürecek ve bu yolculuğu yaptırırken de işte o az önceki her şeyden kurtaracak. Ha bak buradan bir konu çıkarsana gibi yan etkileri de olmadan seni alıp ben başka bir yere götürebilecek güçte bir roket gibi görüyorum ben müzik. Aktif dinlemeden kastım da o anda başka hiçbir şey yapmadan ben genellikle ama içeride şöyle bir uzanıp sadece o müzik'in götürdüğü yerlere gitmek gibi bir şey uyguluyorum. Bulabildiğime nişey bu mesela özellikle öğrenci arkadaşlarından ya bir işte sıkıldığımızda ne yapalım? Kafayı nasıl dağıtalım gibi sorular geldiğinde. Bazıları hani bunu kaçış olarak film izlemek de bulur işte o az önce söyleydiğin şeyler benim için orada riskliler. Çünkü ben o film izlerken bir sürü şey düşünmeye başlıyorum. O kaçışı bana sağlayamıyor. Kamer arkasındakileri filan düşünmeye başlıyorum ama müzik de öyle olmuyor. Müzik beni gerçekten koparıp götürüyor, heyecanlandırıyor, modumu değiştirmeye yetiyor açıkçası. O yüzden herkesin aktif müzik yani fonda değil işte. Yani o tamamen sadece müzik dinlemek için müzik dinleme. Bugün sadece Chopin günü olacak. İlaklasik müzik olması da gerekmiyor hangi türü seviyorsanız yani orada sanat dalları içerisinde yer aşık olarak kendimce müzik en yukarıya koysam da hani o klasik müzik en bunun kutsalıdır. Ondan sonra caz gelir filan gibi bir şeyim yok, ayrımım yok. Her tür müzikte hangisini seviyorsanız onun akışına kendinizi kaptırabilirsiniz. Burada iki tane şey aklıma geldi. Birincisi bu müzik değişik dallarını bir yer aşağı koymamak klasik müzik en iyisidir dememek. Barsız enterlik açısından çok taktiredilesi bir duruş. Ben dedim gece mesela bu kayıtlara hazırlanırken nereden esni bilmiyorum, şey dinliyordum. Chris Isaac'in "Vekeke Game" diye bir şarkısı var. İnanılmaz güzel bir merodi. İnsana alıp başka yerlere götürür. Ve bu dediğin etki, orada da baş gösterdi. Binokta da bıraktım işi gücü. O turdum, gözlerimi kapadım, bunu dinledim. Şimdi bunun insanan neler hissettirdiğini anlatması çok zor. Zaten kelimeleri dökebilecek bir şey olsa, oraya transfer edebilecek. Oysan, zaten müziye gerek olmaz. Aynı şeyi bir yazıyla da yaparsın. Kesinlikle zaten öyle bir şey olsa ben başlarım yazmaya onu. Hadi bakalım buradan da bir konu çıksın diye. Sinema bu anlamda hani yedinci sanat hepsini içeriyor. Doğru. Fakat orada görüntü biraz royç alabiliyor. Mesela o yüzden belki de ben podcast'in büyüsününe de çok inanıyorum. Mesela şu anda bir anlamda bir çeşit müzik iciray ediyoruz bana göre. Yani her insanın konuşurken müzik yaptığını düşünüyorum. İster inanın isterin anmayın diyeyim ben. Herkes bir makamla konuşuyor gibi geliyor bana. Hatta bazı mesleklerin kendi makamı var. Mesela haber spikyerleri bir şekilde belli bir makamla konuşmaya başlıyorlar. Hani gördüğü diyeceğiz ki ar fi landeller ya böyle. Haber spikyerlerini sadece meleudik olarak dinlemeye çalışın. Bu bir yerlerde öğretilmemesine rağmen birbirlerine bakarak duyarak öyle bir makama geçiyorlar. Bu her insanda var bana göre. Ve işte podcast'lerin de belki o büyülü dünyası, görüntünün olmaması. Sadece sesle bir kulaktan diğerine iletişim sağlanması da belki biraz daha müzik parantezini genişletecek olursak. Bunları da katabiliriz. Şu anda biz seninle bir cemseşin yapıyoruz. Daha önceden sınırları belirlenmemiş. Yani cazda ki bir kavram bu. Hani sanatçılar adeta kendilerinden geçiyorlar. Bir meleodi alıp geliştiriyorlar. Biz de şu anda onu yapıyoruz. Bak yani bunların hiçbirisini ben seninle bu yayın öncesinde hiç konuşmamıştım bile. Ya şimdi açtık ilk defa o zaman konuşuyoruz. Öncesinde hiç haberleşmedik. Ve bir daha da tekrarlanmayacak cemseşinler de olduğu gibi. Evet. Bir performans sanatı çünkü yani gerçek kaydediliyor bu hani bir şekilde ama. Şu anda oluşturuluyor, icra ediliyor ki işte Mayazdeyivis'in sadece cazda değil. Bütün gelmiş geçmiş en iyi albümlerinden biri kabul edilen albümü de bu şekilde kaydedilmiş. Girmişler sütüye, kaydetmişler ve çıkmışlar. İşin güzelliği burada belki de. Ama işte böyle bir şeye tüm dikkatini verebilmek. Görüntü dikkatini biraz çalıyor dedin ya o hakikaten isabetli bir tespit. Görüntü olmadan bir müziki veya bir konuşulan cihaya dikkatini verebilmek birazcık bir lüks işi. Şemisiye terim olarak mindful nasıl kullanabiliriz burada. Yaptığın işe dikkatini vermek, kendini bütünüyle ona vermek. Bu bizim toplumuzda birazcık lüksek açıyor çünkü sürekli meşgulsun. Kendine vakit ayırırken de bu böyle oluyor. Spor yaparken bulaşıktı temizlik tuşuydu buydu. Boşa gitmesin vardı, podcast dinlüyorum. Şimdi aynı anda minimum iki iş yapmış oluyorum orada. Bugün podcast günü veya müzik günü veya şu yarım saatimi sadece müziki ayırabileceğim. Diye bilmek gerçekten zor bir şey. Ya evde çalışanlar için doğru fakat bir yerden bir yere gidenler için aslında çok da zor değil. Ben yani o yapılabilecek bir şey gibi geliyor bana. En azından ben öğrenciyken yapardım. Bir yandan işte otobüsüte gidip kulaklıklarımı takıp müzik dinlerken bir yandan gözlerimle videokliyip çekerdim o müziki. Bazı görüntüleri alıp yavaşlatmak hızlandırmak filan böyle araya insort görüntüler girmek gibi. Ama mutlaka vakit ayırmak lazım gibi geliyor. En azından hani böyle zihinsel işlerle uğraşanlar fikir işçileri, bilgi çalışanı, kategorisindeki insanlar için ya beyin gerçekten çok enerji arıyor çünkü belki gözükmeyen bir şey ama ampulün harcadığı enerji kadar enerji harcadığını düşünecek olursak. Ciddi bir faaliyet ve buna bir şekilde bir ara vermek. Onu rahatlatmak gerekiyor. O yüzden uyku çok önemli. Bu yoğun tempo da bir kestirme yapmak. Yani yatmadan bile olsa yapmak ya da gece uykularına dikkat etmek gibi şeyler de yine bence zihni rahatlatan aktiviteler arasında sayılmalı. Evet iyi tavsiyeler, pratik tavsiyeler. Şimdi ben o zaman bu paranteze başladığımız yere döneyim. Sanat tasarım ve teknolojin üstünde hikaye anlatıcılığı var demiştin. Kendine hikaye anlatıcı olarak mı görüyorsun? Daha dursa esas amaçın o ve sanat teknoloji tasarım da bunlar için bir araç mı? Yoksa tam terti mi yani bu sanat tasarım teknoloji daha iyi hikitteleryeyebilmek kendiminde daha iyi anlamasını sağlayabilmek için mi? Hikaye anlatıcılığını ölen veriyorum. Kendimi hikaye anlatıcısı olarak görmek istiyorum bu arada hani öyle bir iddam hala yok. Ama kendimi bildim bileli. Hep şu soru vardır aklında ya birçok şey hayatımıza giriyor. Özellikle bu giren şeylerden işte teknolojiyle alacak olursak. En hızlı değişenim. Tasarım trenleri biraz daha yavaş sanat ondan da yavaş. Değişmeyen ne var acaba? Daha az değişen veya ne var acaba sorusu beni hikayelere götürdü. Ve işte kendimi bildiğim anda nitibaren bu soru aklında olduğu için o değişmeyen sabiti yakalamak kaygısı ya da isteği ya hikayeler. Hani şey vardır ya öğrenci lik zamanlarında ya büyüyünce ne olacaksın? Bilmiyor mu ne olacağım? diye başlar o sorunun cevabı. Ardından işte hakikaten ya ne olacağım ben falan. Hangi baltaya sap olacağım diye devam eder o düşünce şekli. Ben ne olacağım ne olacağım ya bir meslek bir şekilde bulunur ama meslekler de hızla değişiyor. Saip olman gereken yetenekler ihtiyaçlar beklenteler de değişiyor bütün bu değişkenler içerisinde en az değişen şey. Bana hikayeler gibi geldi. Pek çok insanın yapabileceği bir sap tamamı. Mahalardan alınarak anlatılan sanat tarihine vaktinde orada da bir hikaye anlatılmış. 10.000lerce yıldır anlatılıyor. Ve benim yayınladım video Pinok Yunu hikayesiyle ilgiliydi. Ve ben bu hikayeyi yıllardır anlatmak istiyordum. Niha'yat anlatabildiğim için çok mutluyum eksikleriyle birlikte. Ya Pinok yok işte 1800'ü yıllarda yazılmış bir hikaye ama bakıyorsun. Onun ilham aldığı kaynaklar binlerce yıldır anlatılan hikayeler. Ve belki de öyle olduğu için 2022'de hala modernize edilerek 3 yeni hikaye daha anlatıldı. 3 yeni film daha yapıldı ki bugüne kadar 60'dan fazla filmi yapılmış. Peki ne var yani bu Pinok yok gibi bir masalda. Ne var insanları bu kadar etkileyen. Ya neden sıkılmıyorum mesela biz bu hikayeler. Bir yandan mesela bir şeye bakıyorsun. Benim aklıma Pinok yudan bir alektot geliyor. Bir parça geliyor. Çocukluğunda dinlediğin bir masalla ilişki kurabiliyorsun. Bu bana çok ilginç gelmiştir. Bu masallar bu hikayeler bu öyküler. En ortak paydalar. Zamandan ve mekandan bağımsızlar, corafya'dan kültürden bağımsızlar. Corafaya'dan. Bu suf Kemple gibi bir araştırmacı bunu monomit olarak tanımlamaya çalışmış. Bütün o mitolojiler, efsaneler aslında ortak tek bir miter indir genebilir. Ve orada işte bir kahraman vardır. Maceraya çağırı alır, yolculuğa çıkar, başından şunlar geçer. Sonra olgunlaşmış ya da yükselmiş ya daaydınlanmış bir şekilde tekrar. Bunduğun okta ya evine geri döner. Bu döngüyü başlatıp, güçlü bir şekilde ilerletmeyi sağlayan hikayelerin ne olduğunu anlama çabası aslında. Sanat tasarım teknoloji bu çabanın sadece sınırlandırma kısmı. Birazcık pratik giderim. Diğerim ki bir şey aklına geldi. Bir kıvılcım başladı. Ondan sonra ne yapıyorsun? Çok böyle standart bir şey yok. Olsaydı zaten sıkılırdım büyük bir ihtimalle ama hani genel olarak ben sorarak ve dolaşarak diyorum buna. Ne demek sorarak ve dolaşarak? Nasıl bir insan hani böyle bir kıvılcımı yakaladıktan sonra okunuyu geliştirir? Bir şeylere ya da birilerine sorarsın. İşte arama motorları çeyrek yüz yıldan beri kullanıyorum ya hızamanlarından beri altavistalar sonra Google ve sayere. Tipik bir internet kullanıcısından biraz daha kapsamlı kullanmaya çalışıyorum arama motorunu. Yani benim sihirli takılar adını verdiğim bir kavram var. Sonradan bu yapay zeka türleri popular hale gelmeye başladıktan sonra dali gibi, mincörni gibi, çet gpt gibi, şeyler ortaya çıkmaya başladıktan sonra prompt olarak bunlar kavram sallaştırıldı İngilizce'de. Ben onlara eskiden sihirli takı diyordum. Yani ne demek bu işte bir şey araştırıyorsun. Pinok yiyse hadi bakalım Google'a Pinok yiyo yaz ve çıkan sonuçları araştır değil. Yanına bir takım şeyleri de ekleyerek sor. O sorguyu geliştir. Yani rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki bir videonun içeriğini ortaya çıkartırken yüzlerce. Yani onlarca değil, yüzlerce sorgu yapıyorum. Ve bazen bu sorgular benim başlangıçtaki hikâye fikrimi değiştiriyor. Yani aslında bu da bir yolculuk, bu da bir karakterin yolculuğu. Arama motorların yanı sıra ben analoq yani digital dışı şeyleri de hala çok önemsiyorum. Biraz eski kafalı imgal bu konular da kütüphaneleri önemsiyorum. Yaşadığım yer bu konuda bana büyük bir şans veriyor. Dünyanın en büyük dördüncü kütüphanesi burada, New York kütüphanesi. Lokal kütüphaneler çok zengin. Hatta özellişmiş durumda mesela burada bazı semplerin kütüphaneleri sanat içerikleriyle öne çıkıyor. Bazıları video oyunlarıyla öne çıkıyor. Farklı farklı özelliklere sahip kütüphaneleri dolaşmak. Sadece içerik anlamında değil, motivasyon anlamında da beni besliyor açıkçası. Kitaplarla çevirmek, etrafını yine sorarak ve dolaşarak demesebebimo. Hani bu da dolaşmanın bir parçası. Sonra insanlara da sormak. Sormak derken hani ben iki tür şey yapıyorum onu da. Analog olarak bildiğimiz insanlara sormak. Sokaktaki vatandaş gibi düfünebilirsiniz. Ve orada gerçekten sınırım yok. Özellikle çocuklar benim en çok öğrendiğim ve sordum kategorideki insanlar. Ne onları heyecanlandırıyor. Ne mutlu ediyor. Ne güldürüyor. gibi şeyler, çocuklarla yaptığım sohbetlerden en çok öğrendiğim şeyler. Bir de onun digital bir versiyonu var. Soru formunda içerikler var. Onlarda formlar, internet formları. Ben hani aktif olarak peki soru soran bir insan değilim. Bu anlamda biraz da içe kapalı. Intro 4 bir insanı ama. Önceden sorumuş sorular işte bu koğara ve sayere gibi kaynaklarda sorulmuş sorular. İlgini çekiyor. Onları doğru dan alıp kaynak olarak kullanmıyorum. Daha çok benim aklıma gelmeyen soruları keşfetmek için kullandığım kaynaklar bunlar. Çok güvenilir olmadıkları için çünkü verilen cevaplarınızından çok güvenilir olmadığı için. Daha çok hani o perspektifleri yakalamak için benim kullandığım kaynaklar. Bunun dışında bir de tabi daha yoğrulmuş içerikler, daha editorial içerikler. İşte gazeteler, dergiler, süreli yayınlar. Bu süreli yayınları da kendime göre güvenilirlik yer aşısı yaptım onlarda da işte yılları içerisinde böyle bir dinamik kütüphanem var. Kütüphan ederken bir nohşun sayfası aslında bir not sayfası. Orada onları derecelendiriyor. İşte bu güvenilir, işte bu birazcık şu görüşte, bazen bu görüşü yüzünden yanlı yayın yapabiliyor filan gibi böyle yaklaşık 100 tane süreli yayınlayı girdi yaptım. Hem benim yaptım hem de başkalarının akademik çalışmalarak yaptığı ratingler var. Metni yazmaya başlayıp da kaynak gösteriyorsa mayar bu kez onlar devreye giriyor. Sorarak ve dolaşarak üst başlığının altını bu şekilde doldurabilirim. Ya bir de şöyle bir şeyim var hani işin teknik mutfağına girecek oldukzak. Bir kere bilgisayarla asla başlamıyor. Ya bu benim bir kuralım. Mutlaka kağıt ve kalemle başlıyorum. Bir gisayarla başlayınca bir çok dezavantajı olduğunu fark ettim yıllar içerisinde. Çok pratik olmasına rağmen, dikkati dağıtması o hani bir şekilde yaz boz şey var. Yani silmek falan çok kolay ya. Yani o kağıt üzerine bıraktığım izler, dudullar, karalamalar, vazgeçmelerim. Hepsi benim için önemli. -Tüşüncelin tarihini görüyorsun orada kendi düşünce tarih içine. Evet, zaten en çok da organik bir iliş gibi. Benimden, onzuma, oradan koluma, oradan parmaklarıma, kalemime ve kağıdıma hepsi dokunmayla ilerliyor. Ve en sonunda işte bayağı fiziksel üç boyutlu olarak da görüyorum o fikrin yansımasını. Böyle başlatıyorum ama şöyle olmuyor. Mesela bütün metnimi kağıt üzerinde bitirmiyorum. Son haline bir gisayar da geliyor. -Metinle veya fikirlerinle ilk sorduğun sorular arasında başka bir adım var mı? Mesela ben zihin haritaları tekniğini kullanıyorum. Onu da hatırladım şimdi, senin sayende. Çünkü ben onu digital olarak kullanmaya çok çalıştım. Ben ne zaman o programla başlasam verimle olmuyor. Aynı dediğin gibi kağıt üstünde başlamam lazım. Sonra belki digitare taşıyıp orada bitiriyorum. Yani o zihin haritalarda farklı fikirleri birbirine bağlamam. Ve neye rakıştan önünecek adım benim için. Sen de de var mı böyle bir şey? -Olmaz mı? Bir kere hani o sanat tasarımı ve teknolojili ki teknolojik kısmında ben takıntılı bir şekilde. Ve hala hep yeni teknolojiler, hep yeni yazılımlar, hep yeni not tutma programları. Hani produktivite verimlik araçlarını neredeyse tamamını deniyorum. Bu konunun yılmaz bir savaşçısıym. Ne çıksa? Hangi platformda olursa olsun. Yani Android iOS, laptop, desktop hiç fark etmez. Hep seni denemeye çalışıyorum. Hep senin güzelliklerini bulmaya çalışıyorum. Fakat bir noktadan sonra bu takıntım benim maalesef düşmanım haline geliyor. Ve produktivite aracını daha produktif bir şekilde nasıl kullanırım. Kaygısıyla asıl yapmak istediğim şeyden kopmaya başlıyorum. Evet üret geldik toza bu. Daha üret gel olmak için üret gel. Bunu da benim altı buçuk yıllık bir kurumsel çalışma dönemi olmuştu. O zamanlarda da yine bu verimlilik ve ekip yönetme. Anlamında project management tools'ları vardı. Daha iyi nasıl proje yönetilir, daha iyi nasıl ekip yönetilir, daha iyi nasıl zaman yönetilir filan gibi. Ya orada da öyle bir takıntıyla, öyle bir noktaya geldim ki proje yönetimi, nünasıl yapacağıma dair harcadığım zaman ve enerji. Projenin kendisinden daha fazla olmaya başladı. O zaman işte amacını aşınca o araçlar. Ben hala meraklıyim, hala denemeler yapıyorum ama bütün bu şeyde belki de bir bilgeli konuşmaya başlıyor. Bir süre sonra ya katkalemidir. Kendi açımdan ya bunu insanlar illa böyle yapsın filan diye bir tavsiye de bulunamam. Herkes bence bu süreçlerden geçmeyeli bir şeyleri denemeli. Hatta orada şey bir önerisi de verebilirim. İnsanlara bir ara defterlere takmıştım. Nasıl bir not defteri kullanayım. Küçük büyük dikeyi yatayıp. Tam şu anda ki durumumu merak ediyorum. Nereye var? Çok basit, çok basit abi. Bir şey şöyle. Normal A4 kağıtlar. Defter falan değil. Taşıması zor bunları ama A4 kağıt niye? Çünkü hiç beğenmezsen bunu vuruşturup atması da kolay. B20 sen bir yerde dosyalaması da kolay. İstediğin kalanlıkta defter de yapabilirsin. İkiye de böyle bilirsin. Çok sıkıldığı insan katlayıp uçak yapıp uçura bilirsin. Defter de mesela bunları yapmak için o sayfa yırtman gerekiyor filan. O yüzden en son geldiğim noktada normal A4 kağıtları alıyorsun. Bir araya getiriyorsun o şeyleri ve masanda tutuyorsun sürekli. O benim clip board'un. Beynimin clip board'u ben beyncebi de diyorum buna. Beyncebi çok kullandığım bir etikettir. Dicital programlarda. Bunu beynce bina at. Ya bu üret kendlik tuzağının bence bir ayağı kesinlikle erteli mi hastalığında. Bir işe başlayacaksındır. O işi yapmamak için etrafı toplarsın, odanı toplarsın. Her şeyi yaparım. O işe başlamamak için ama kendimi de bir yandan kandırıyorum. Bunları yaparsan bu işi daha verimli bir şekilde yapabilirim diye. Bence bu not tutma tarafına vakit harcamak veya ben düşüncelerim nasıl bir bine daha efektif biçimde bağlıyorum. Buna aşırı vakit harcamak da. Bir nevi çalışmaya başlamak yine yatağını toplamak gibi bir şey. Ya solu sormadın ama bu konuyla ilgili de tehlikeli bir şey söylemek isterim ben. Erteleme hastalığının kontrollü olarak yakalanılması gereken bir hastalık olduğunu düşünüyorum. Kontrollü bir erteleme odaklanmayı arttırıyor bende. Hani az önce sen Mindful'nız dedin, ben de flow teorisine getireceğim bir akış teorisi var. İnsanın kendini kaybedecek derecede odaklanması. O anda düş dünyadan tamamen soyutlanması ve yaptığı iş ile hem de mi olması mı diyelim artık böyle. Onun içine tamamen girmesi konusu. Mesela ben pazar günleri videoya yınıyorum. Normalde o videonun içerini idealde pazartesi günü falan böyle düşünüp araştırıp salı çarşranba yazıp perşembe çekip. Cuma'ya bitirmem lazım. Biz bu kaydışı onu perşembe günü alıyoruz. Benim hala hiçbir şeyim hazır değil. Yani ben şimdi bu yayından sonra başlayacağım yazılmaya. Ve hafta boyunca erteledim. Fakat kontrollü olarak erteledim. Yani bu kontrollü stres gibi bir şey bana göre. Özellikle dinleyen öğrenciler falan varsa lütfen sınav öncesinde son dakikaya bırakmasınlar. Şeklinde kamus potu uyarılarımı yapmakla birlikte. Büyükleri uyarıları vardır ya. Son güne bırakmayın. Son dakikaya bırakmayın. Hep seni denedim tabii ki. Yani haftalar öncesinden hazırlık yapıp yazıp hazırlayıp çok da rahat ettiğim içeriklerimde oldu. Videolarımde oldu. Fakat bir şekilde hem beni mutlu eden. Hem belki de izleyiciyi tatmin eden mutlu eden içeriklerimin pek çoğu ertelemeler sonucunda nihayet ortaya çıkmış içeriklerdir. Az önce sözün ettiğin pinok yoda buna dahil edilebilir. Yıllardır yapmayı istiyordum. O beyin ceplerinden birinde demlenmeye başlıyor o fikir. Bu da ki sakınca ne? Sürekli ertelepik bir şey yapmazsan o gerçekten zarar veriyor. Ama deadline'lar varsa şimdi burada konuyu biraz daha ilerledip deadline'lara getireceğim. Hani son teslim tarihi diye Türkçe deştiriliyor galiba. Deadline. Ama ben bir evi çevirildimmesi gerektiğini düşünüyorum. Deadline bana göre ölme zamanı. Yani o işi o saatte yapmamanı gerektirecek tek şey ölmek. Başka hiçbir şey olamaz ya. Hastalık falan her şey daha. İki elin kanda da olsa yapacaksın. Evet, Deadline bana göre bu. Ve işte Pazar günü benim kendime koyduğum Deadline'a. Bir şekilde benim bir şey yapmam lazım. Ölmediysen vahiyatlayısam yapacağım. Böyle sene güçlü bir Deadline anlayışını kafanızda yerleştirirseniz. O zaman erteleme hastalığını da kontrol edebilme imkanına kavuşuyorsunuz gibi geliyor bana. Başka bir erteleme hastalığı ile örneklendirmeye çalışayım. Sabahları bir alarm kurarsınız. Bir de o alarm'a sunuz diye bir buton vardır. Beş dakika ertel, beş dakika ertel. Hayatımın hiçbir döneminde o butonu kullanmadığım gibi. Son 10 yıldan beri alarm'ı saat kullanmadan kalkıyorum. Çünkü beynimde bir alarm var. Ben şu an istediğim saatte uyanabilirim. Ne kadar yorgun olursa olayım. Saat kaçta yatmış olursa olayım. Hiç alarm kullanmadım 10 yıldan beri. Deadline benim için böyle bir şey. Olduğu için belki de ertelemek bazen işime geliyor. Bazen kontrolü, stres, beynimin mümkünü olan en yüksek potansiyelini ortaya çıkartmakta bir araç olarak kullanabiliyorum. Yan etkileri var. Biraz stresli olabiliyor insan veya bu son dakikada gerçekten insanlı kali bir takım şeyler devreye girebiliyor. Bir takım ihtiyaçlar devreye girebiliyor. Bu kez başka bir hastalık olan mükemmel iyi içili kastalarınızla bunu dengeleyebiliyors Çıkacak ürün zaten problemli olacak. Bunu baştan kabul ettiyseniz. O zaman o kusurlarına rağmen Deadline'e itiştiriyorsunuz. Ve bir şekilde o ürün ortaya çıkıyor. Demir mesela Pinokya'dan örnek verirken benim aklıma içki geldi. İçkiyi hemen içersen kötüdür tadı biraz bekletirsen bazı içkilerde tam mükemmeldir. Sanki senin de Pinokya hikayen de böyle zamanında beklemiş. Ama fazla bekletirsen de bu sefer çürülmeye başlıyor. Evet. Şimdi bunu anlıyorum. Hatta buradan konuyu seyiz giyede getirebiliriz veya bazen ekimin lafıydı unuttum ya. Bence min Franklign olabilir. Her zilafı zaten ona at fediyorlar. Never let a good night sleep go to waste gibi bir şey de yani. Uyuk kudan önce bir problemini düşünüyorsun. Sanki beynine şeye diyorsun ya bak uyurken bu problem üstünde çalış. Sonra sabah uyandığında bir aydınlanma anlı yaşıyorsun bir anda. Ağa çözdüm diyorsun. Yeterince demlenmiş o problem bu teknik işe yarayabiliyor. Ama bir yandan diğer dediğin şey de mesela pazara çıkacaksan videoyu peşen bir gün bugün. Yani orada artık demlenecek diye demlenmiş o anda onları bir araya getirmen lazım. Şöyle şimdi artık bu yıllardır yaptığım bir şey olduğu için iş akış kendiliğinden oluştu. Kafamda bir konu fikir var. Pazartesi gününden beri o konu fikriyle ilgili hem arama yapıyorum. Hem de sağ olsun. Bizi yakından takip eden Google'ında etkisiyle önüme onunla ilgili haberler düşürüyor Google. Tam da o dediğin şey. Demlenmediği biliriz üzerine yatmak. Özellikle neden gerekiyor? Ve sende de öyle olduğunu ben fark ediyorum. Senin içeriklerinde de benzer bir şey var. Tabii ki her insanın konuştuğu şeyler bunlar ya da belli insanların belli süreli yayınların yazıp çizdiği şeyler bunlar ama. Ben şeyi çok önemsiyorum. Bir hikaye anlatıcısı olmaya çalışan bir insan olarak çok özgün bir perspektif yakalamak. Kâğıt kalemi elini alıp masaya oturup da. Hadi bakalım ben şimdi özgün perspektif yakalayayım diyemezsin. Bir yaşamışlık olmalı. Yani onun üzerinde yolda yürürken, yürüyüş yaparken bir yerden bir yere giderken. Hatta Serendi Pity denilen bir şey var ya. Bir takım şeyler böyle rast gelmeli. Denk gelmeli. Bunu da ben çok önemsiyorum. Bununla ilgili de çok somut bir örnek verebilirim. 2023 yılına girerken her yıl yaptığım gibi zinciri kırma videosunu hazırlarken. Her sene bunu yenileyip üzerine bir taş daha koyup ilerletmek isterim. Kendi özgün perspektifimi de yenilemek. İnovasyon yapmak isterim. İşte yeni yıl öncesinde bu Christmas yemeklerinden bir tanesinde. Bir arkadaşım yılın kelimesi gibi bir şey attı sofrada ortaya. Ve çok ilgimi çektir. Bana sordu bu soruyu. Yeni yıl için bir tek kelime belirledin mi filan gibi. İlk kez karşılaştığım bir kavramdı. Eğer iki, üç yıldan beri böyle bir trend varmış. Yıl boyunca bir mantra gibi adeta. O tema, senin o yılının teması oluyor. Tam böyle bir sofrada, tamamen rast geli olarak bir fikir aklıma geldi. Zaten hani beynimin bir tarafı yeni yıl geliyor. Ben böyle bir video hazırlayacağım. Çarkları çalışırken, ah dedim tamam. Ben bu kavram üzerinden gideceğim. Bana sorulur sorulmaz da cevap verdim bu arada. Bir şekilde ağzından göz kelimesi çıktı. Hiç düşünmediğim halde. Demek ki öyle bir hazırlık olmuş. Yıl boyunca yaptığım çalışmalardan. O konu öyle çıktı ortaya. Hani az önce o yüzden nasıl hazırlıyorsun dediğin ya. İçerikleri. Şöyle bir cevabı yok. İşte öncesinde bir yemek atılıyorum. O yemekteki sohbet edin diyorum. Filan diye bir cevabı yok. O yüzden hepsinde farklı farklı süreçler işliyor. Ama bir şeyleri oturup bir anda yazmaya başlamak. Mümkün değil bana göre. Mutlaka demlenmesi gerekiyor. Ve o zaman da mümkünse böyle masa başı çalışanlar için. Bence mutlaka, eczersiz yapmak, odayı toplamak temizlik, yürüyüş ya da başka insanlarla etkileşim gibi şeyler güçlendiriyor. Zenginleştiriyor. Bunu da vakit kaybı olarak ya da erteleme olarak tam görmemek lazım. Erteliyormuş gibi olsak da aslında bir yandan beynimiz çalışmaya devam ediyor. Hatta üzerine yattığımızda hiç durmayan beynimiz bu kez uyku da onu bir yerlere yerleştiriyor. Ve onun sonucunda belki de aydınlanma anını yaşıyoruz uyanınca. Pinokyu videosunda da buna benziyen bir şey oluyor. Özgün perspektifi yakalayabilmek için üç döneme ayırdığım Pinokyu hikayesini bin sekiz yüzlerde yazıya geçti. İlginç bir şekilde mesela aslında bir odun parçası olan kuklanın yine başka bir odun parçası olan kitaba dönüşmesi macerasu bin sekiz yüzlerde kikısın. Ve üstelik yine başka bir odun parçası olan kalem kularınmış. Yani odunun varlık seviyeleri diye bir şey aklıma geldi. Mesela bu hiç benim de araştırıp okudum kaynakların hiçbirisinde olmayan bir şeydi. Ve tam da bu er telemeler sonucunda aklıma gelen bir fikirdi. Bir yıkıcı yaratıcılık vardır. Bir de pozitif yaratıcılık vardır. Odunu yakıp ısınabiliriz. Ama bu sadece bize fayda sağlar hatta çevreye zarar verir. Yıkıcı bir yaratıcılık biçimidir. Odunu kullanma açısından ele aldığımızda. Fakat bir de insanlığın binlerce yıllık denemeleri sonucunda yapıcı bir yıkıcılığı var. Evet, acı kesiyoruz ve ondan bir odun elde ediyoruz. Ama işte Çinliler bunu kağıda dönüştürmeyi başarmış. Başka birisi kalem yapmış. Başka birisi onuncundaki şeyi kullanıp yazıyı icat etmiş. Bunların hepsi toplu icatlar. Sonra daha üst varlık biçimlerine geçmeye başlamış. Odun ne olmuş? Gepetto elini almış bir marangoz olan Gepetto. Bir şeyler denemeye başlamış. Mesela saat yapmış. Yetmemiş. Guguklu saat yapmış. Yani orada bir hareket var. Sonra Gepetto usta duvardaki Guguklu saatle de yetilmeyip bir kukla yapmış. Yani bin sekiz yüzüde yıllarda bir animasyon yapmış aslında. Çünkü yapabileceğiniz en yüksek animasyon teknolojisi oydu. İpleri olan bir kukla ve oraya kadar gelebilmişler. Sonra bin dokuz yüzüde yıllarda, bin dokuz yüz kırpta, Walt Disney bu kez aynı hamuru almış. Farklı şeylerle yorgunmuş. Sel animasyon tekniğiyle, Sel animasyon tekniği de baktığımızda bir kitap yazmaktır. Bir kitabın her sayfasına yazı gibi gözüken şekiller koymak yerine. Bu kez şekil gibi gözüken şekiller çizersiniz. Her sayfada biraz daha değiştirirsiniz bu şekilleri. Saniye de on ikiden fazla gösterdiğinizde insan, gözü ve beyniz zaten aldanır ve onu hareketliğimiş gibi görür. Yani animasyonun temelinde de bu var. Bu kez o pinokyayı böyle canlandırdı. 2000'lere geldiğimizde birçok yine pinokyodenemeleri yapılıyor. Sinamada da başka yerlerde. Bana göre en başarılırları, gerçe hani bir tanesi Blade Runner 2011'e ama onu da 2000'lere modern dünyaya katabiliriz. İşte Blade Runner'da ya da en son yına giren deltoru, diyor mu deltorunun pinokyosunda daha da ileri seviyeye götürülüyor bunlar. Önneğin Blade Runner'da, onun ön gördüğü gelecekte yaşıyoruz biz şu anda ama insanısı humanoid robotlar o kadar gerçekçi bir hale gelmişler ki insandan ayır dedilemez durumdalar zaten. Hatta Turink testine benziyen bir void kamp testine filan tabi tutuluyorlar. Ve kendi, lerin insan olup olmadığını sorguluyorlar. Yani yine o pinokyod teması devam ediyor. -More human than human. -Evet, oların sloganı. İnsandan da insan. Evet, aynen. Tyrell Corporation, more human than human. İşte pinokyodaki gelinebilecek en son nokta artık o. Oraya kadar gidiliyor. İşte ben mesela bunu üç döneme ayırarak inceleme yaklaşımını, bu demlenme sürecinde, bu er telemelerim sayesinde bulduğumu düşünüyorum. Eğer onları yapmasaydım. Sadece bir araştırmadan ibaret olacak. De bir derlemeden ibaret olacaktı. Yaptığım sunum. Hatta bunu şeye de bağlayabilirsin. Şimdi bunları derken aklıma geldi. Bir çok mitte var. Sadece İslam'da değil de işte. İnsanın çamurdan yaratılmış olması, o da sanki bir kukla gibi. Yaratıcınla karşı karşıya geliyorsun. Canlanmışsın. Ve oradan pinokyaracılayla şeyi Blade Runner'a çizgi çekmek, gerçekten öyle oturup da kağıt başına. Hadi yazalım. Değince yapılacak iş değil. Belki dahi olsaydık yapabildi göre. Çat diye oturup bu balantları kurabilirdi. Ama bir demlenme süreci gerekiyor bizim için. Evet, kesinlikle öyle. Ablalar geldi. Ablalar. Açmazlarımızı açmaya, çıkmazlarınızı çıkartmaya geldi. Abla bana tavsiye ver. Abla, kuaför sonu açıyorum. İsim bul. Yeter da. İşte aradığınız tat geldi. Ablalar geldi. Sizi duyuyoruz, size hep duyuyorduk. Ama artık cevap vermeye karar verdik. Çünkü artık daha tecrübiliyiz. Artık tabağımla yaşındayız. Belki de teyze. Yeni şeğumuz yılmaz sistirsi de Aplalar artık POPB'de. Aklınızdaki soruları cevaplamaya geldiler. POPB'i sosyal medyası haplarına veya Aplalar et POPB medyanopta komu sorularınızı yazabilir. Ve cevapları POPB'i epten izleyebilir. Diğer platformlardan dinleyebilirsiniz. Geliyor, rap Valar. Peki her bölümde de bir özgündük baskısı hissediyormuşsun. Yani her yaptığım işte de özgün bir bakış açısı getireyim. Daha önce kimsenin akıl etmediği bir açıdan yaklaşayım. Diyormuşsun ben çünkü bir aralar bu baskı hissediyordum ve bunu yapamayacağıma anlayınca da biraz yeter sizi kisli duymuştum. Şimdi biraz daha barıştım o işte. Arada sırada özgün bir bakış açısı getirdim yeter diyorum artık. Abi ben şu. -Tarapi seyansı gibi oluyor bence bu. -Biz mutlaka bir şey yapmalıyız. -Evet ben bir içerik yer atıcısıyım diye başlar. -Alkolikler toplanır böyle. -Evet ben bir alkolliğim diye başlarlar. -Biz de böyle bir itirafla başlamalıyız. -Çünkü o alkollede evrederi vardır ya. -Önce inki aradasın bilmem ne yaparsın gibi. -Böyle beş evreden oluşur ya. -Çünkü bende de vardı başlangıçta o. -Her şeyin özgün olsun. -Fakat müthiş bir baskı bu. -Ve gerçekleştirmesi neredeyse imkansız bir hedef gibi geliyor bana. -Sanıyorum zaman içerisinde ürettikçe ve kendini ile barıştıkça -o kaygıyı biraz daha az hissediyorsun. -Şimdi şöyle bir şey var. -Gerek mikrofon ve gerekse kamera insanı değiştiren bir silah gibi adeta. -Ve onun karşısında biz normal hayattaki gibi olmuyoruz. -Kimse olduğunu iddia etmesin. -Kimse ben tamamen o tantiyeyim falan demesin. -Bir personanız ortaya çıkıyor ve bence bu normal. -Ben bunu biraz daha ileriye götürüyorum. -Mikrofonlu ve kamerayı da ortadan çıkartalım. -Her hangi bir ikili ilişkide? -Karşınızda ki insana göre bile personamız değişiyor bence. -Bunlar çok küçük hissedilmeyecek derecede küçük değişiklikler olabilir. -Bazen de çok büyük değişiklikler olabilir. -Tır tır tır tır mek derecesinde. -Hani böyle ünlü birisinin karşısında çok sevdiğiniz birisinin karşısında -hani nutkunuzun tutulması mesela. -Herkesin karşısında tutulmaz ama onun karşısına geçince tutulabilir. -Ve bu normaldir. -Benzer şeyler mikrofonu ya da kamera ile da geçerli çünkü onlarda -Temsiği'li insanlar aslında. -Mikrofonu kendisinden dolayı değil bu. -Onun temsil ettiği bir insan ya da insan grubundan ötürü nutkunuz tutuluyor. -Ve ya değişime ihtiyacıs ediyorsunuz. -Kimisi çok değişiyor bir politik doğruculuk derecesinde değişiyor. -Ve ya tam tercih daha da mesela sokak otantik olmak kaygısıyla -ve itkisiyle daha da böyle bir sokak ağzıyla filan konuşmaya başlıyor. -Onunla ben otantiyi mesajını vermeye çalışıyor. -Herkesin farklı bir şeyi var ama istesekle istemesek de bence -değişiyoruz bir persona yaratıyoruz. -Bunun da olgunlaşmaz süreci var. -İlk kez mikrofon ya da kamera karşısına geçtiğimizde oluşan personayla -yıllarca bunu yaptıktan sonra yüzlerce kez yaptıktan sonra yaptığımız arasında bir fark var. -Ve bu fark zaten özgün bir içeriyi notaya çıkmasını sağlıyor. -Aynı yazılmış bir metni, ikimizde yazmamış olalım böyle bir deneyi yapalım. -İkimiz de podcast yapalım. -Orada bile bir özgünlük var aslında onun yorumlanış biçiminde -İcrasında müzeye döndük yine. -Ve say aynı notalar aynı melodiler ama biz orquestra şeflerini bile birbirinden ayır dediyoruz. -Di mi diyoruz ki bak bunun yönettiği orquestra da başka şekilde yorumlanıyor. -Beat of'ın 5. semfonisi ve şunun ki de daha farklı icra ediliyor. -Notalar aynı olmasına rağmen. -Ben bu gibi düşünce deneylerinin sonucunda senin yaşadığına benziyen -bir daha kendimle barışma sakinleşme dönemine girdim. -Youtube sağ olsun bu konular da çok güzel içerik eğitimleri filan sağlıyor, -içerik yaratıcılarına ve oradaki eğitimlerde de gördüğüm bir şey var. -Diyor ki 3 tarz içerik yönetilir. -Her içerik yöneticisi için geçerle bu arada bu söylediğim şey. -Hatta ve hatta ben bunu dizilerde de görüyorum. -Filnerde değil ama dizilerde nedir bu? -Bir hero içerik vardır. -Kahraman içerik. -Aynen bu ifadeyi kullanıyorlar. -Süreliyya yanılarda hero içerikler altı ayda bir 3 ayda bir ortaya çıkardı. -İçte o bizim o az önce sözü ne ettiğimiz tamamen özgün tamamen epik tamamen evet ya bu işte yani -2.23 yılı itibaliyle fular sız entellik olarak ya da barışı özgün olarak bunu çıkarttım. -Bu beni tam olarak yansıtıyor diyebileceğimiz tarzlaki içerikler 3 ayda bir altı ayda bir. -Bir de gündelik diyebileceğimiz haftalık diyebileceğimiz sıradan dolgu içerikler vardır. -Bunlara "herb" diyor. -Yani burada derleme yapmakta çok özgün olmamakta hiçbir sakınca yok. -Çünkü bazı insanların da ihtiyacı seni çok iyi bildiğin belki çok iyi araştırdığın ama onun uzaktan duyduğu bir şey. -Merak ediyor. -Düzgün bir şekilde anlatılması lazım bu insana. -Aradaki dolgu içeriklerde biraz böyle olabilir. -Bir de daha interaktif içerikler var hani biraz daha konudu işi soru cevap tarzı diyebileceğimiz içerikler var. -Ama bu hero ve help ikillemesini ben dizilerde filan da görüyorum. -Ve senaristler bilinçli olarak yapıyorlar yani en kaliteli en büyük lütçeli dizilerde bile Game of Thrones mesela. -Bu dizi de de bir sezona vaktığımızda o sezon planlanırken atıyorum 100 milyon dolar bütçe varsa ve 10 bölümden oluşuyorsa dizi. -Her bölümün bütçesi 10-10 milyon şeklinde paylaştırılmıyor. -Tabii ki çok güçlüğü bir başlangıcı ihtiyaç var. 1. bölümü 50 milyon dolar bütçe veriyorlar. -Son finale işte 40 milyon dolar. -Aradakilerde dolgun. -Sezon boyunca da bir bunun inişi çıkışı var ki var. -Monoton olarak sürekli böyle seviyayı 10'da tutarsan onun da etkisi kayboluyor sonuçta. -Evet evet yine 5. semfoni de 20 küsur dakika bölümleri var. -Kimi yerlerde acayip güçleniyor, kimi yerlerde sakinleşiyor. -Birkaç ay önce kitap nasıl okunmalı diye program yapmıştım. -Bu konaklığına kafapa hatta atmış insanların düşüncelerini değerlimiştim orada. -Hani 250-350 sayfalık bir şey kitap değil mi? -Bunun aslında tek sebebi zamanının basın yayın ekonomisi. -Yani tam o uzunlukta o büyük duktaki tap basmak verimle oluyor matbaalar için. -Onun kültürel mirası devam ediyor diye düşünüyorum ben. -Yani kafamızda kalıp oturmuştaki kitap dediğin budur. -Ciddi bir insan olmadık istiyorsan bir kitabın olacak. -Şimdi beğen sen dediğinde anlıyorum. -Bir videoyu belki 3 günde üretiyor insanlar. -Bir hafta da üretiyorlar oraya verdiğin emekle bir kitaba verdiğinde emekle bir kitabı verdiği aynı diye. -Ama bazı videolar için deminde işte Pinok'u örneğini verdik. -Belki yıllarca bekletmen gerekiyor o fikri. -Belki çok büyük emek arcaman gerekiyor. -Baz benim izledim kanallar böyle 3 ayde bir videoya inliyorlar. -İnanılmaz. -Kitap gibi bir emek akıtmış oraya. -Birazcık aşmak zor oluyor. -Kitap onun ağırlığını. -Ama şeyi hatırlayınca ya bu ekonomik sebeplerle böyle olmuş. -Aslında bu hale gelmiştiğince biraz onun büyüsü kırılıyor bence. -Ona bir şey eklemek isterim ben. -Bir itibar meselesindeki sınıkla haklısın ben o yüzden 5 milyon aboneye ulaştığım videoda bununla ilgili bir şeyde yaptım. -Eğer şu ana kadar yazdıklarım kitapla hisseydi. -Kalın kalın 5 cidlik bir seri olurdu. -Ama normal yani diğer ticari modern yayıncılık esaslarına göre yapsaydım 10 tane kitap basabilirdim ben. -Evet. -10 yıl ayaklaşan yayın hayatımda 10 tane kitabı rahatlıkla basardım. -Bişim leki algından çok daha itibarlı olarak anılırdım. -Bir konuşmacılık şey daveti aldığında YouTuber en son söylenirdim muhtemelen. -Önce işte 10 tane kitabın yazarı ve arkasından bunlar gelirdi belki. -Bu 100 yılların getirdiği bir algı kültürel algı. -Buna kesinlikle katılıyorum. -Hatta okuyucular izleyiciler dinleyiciler açısından da şöyle yorumlanmalı. -Çoğunlukla insanlara kitapları okurken tamamını okumak zorunda hissetmemelerini tavsiye ediyorum. -Hıhı. -İnşallah bir şey var insanların çok artık okumaktan sıkılıyor algı söylerimiz dikkat söylerimiz kısaldı. -Denemeler yapıyor hani bu kutsallık kaygalarından dolayı okumaya çalışıyor, okuyamıyor. -Çünkü az önce söylediğimiz o hero ve dolgu içerik türleri yayıncılıkta da vardır eminim. -Yani kitap yayıncılığında da vardı. -Bir kitap 300 sayfa olmak zorunda olduğu için belki 150 sayfası onun şişirme. -Tabii. -Her kitap için bunu söylemiyorum ama artık bu da ticari bir faliyet olduğundan evet böyle. -Yani bu 300 sayfa olmaz zorunluluğu hatta şu kadar kelime. -Ben 10 bin kelimeden anlatmak istiyorum, olmuyor mu böyle hayır olmuyor. -Yani Netflix de mesela bazı diziler var ya eski formatın ötesine geçmiş vaziyette bir bölümü daka bir bölümü bir saat oluyor. -Başka bölümü işte 45 dakika oluyor o anki konuya göre. -O bana çok garip gelmişti. -Sonra dedim ki aslında normali bu. -Önce ki medyum buna olanak vermediği için öyle alışmışız yoksa her hikayenin gerçekten otuz dakika olmasına imkan var mı Allah aşkına. -Kesinlikle yok. -O yüzden mesela YouTube gibi ya da podcast mevcuraları gibi şeyler bu özgürlüğü kazandırdı aslında. -Uzunluk tümüyle önem siz diyemeyeceğim. -Tüketici açısından baktığınızda dinleyici ya da izleyici açısından baktığınızda. -Yirmi dakika'yı tüketmek bazı insanlar için o iş arasında çok rahat oluyor ya da 10 dakikalık videoyu tüketmek iş arasında çok rahat oluyor. -Ama diziler de mesela özellikle de antolojik hikayeler de değil. -Her dizinin bölümü farklı bir hikaye anlatıyor. -Her biri bir kısa film kardeşim kısa film çekişen ama ila 40 dakika olacak. Niye? -Çünkü bir saatlik yayın aralarına göre bir televizyon programlarını yapıyorduk. -Onun 20 dakika'yı reklamdı. -Sende 40 dakika'ya göre kendini ayarlayacaksın gibi kalıplardan kurtardı bizi. -Hatta reklam aralarına göre dizinin temposunu, o bölümün temposunu ayarlamal lazım. -Her reklam arasına bir kancı atmal lazım. -Evet. -O reklamdan sonra geri izlesinde her diye. -Sonra dönüşte de hafifçe bir hatırlatmal lazım. Bak şurada kalmıştık. -Şimdi o eski dizileri izleyince zaten televizyon için üretilmiş dizileri izleyince çok komik oluyor. -Bu netflix'a etçi bir yüveye filan alıştıktan sonra. -Evet. -Evet. -Peki şunları kaygılanmıyor musun? -Ya beni dinleyenler. -Bu bağlantıyi anlamaz. -Belki yaşları gençleri, belki dikkat aralıkları uzun değildir. -Onlara da hitap etmek istiyorum. -Bunlar bir baskı yaratıyor musun? -Yoksa sen hakikaten gayet net bir biçimde seni merak ettiren şeyleri izleyicilerin beklen tilerinden ayırabiliyor musun? -Ben bunu seviyorum. Bunu yapacağım diyebiliyor musun? -Bu güzel bir soru benim için bir katmanlandırma sorusu aynı şeyi anlatırken farklı seviyelerde katmanlandırma. -Bu konuda yine en iyi hikaye anlatıcılarından biri olarak gördüğüm artık o da dizneyimi parçası haline geldi gerçe ama pixarın ilk dönem hikayeleri. -Benim için bir rehber oluyor adeta çünkü onlar da tam da bu söylediğin kaygıları güderek hikaylerini hazırlıyorlar. -Hedef kitlerini düşündüğümüzde çocuklar. -Yedi sekiz yaşında çocukların anlayabileceği ve zevkli izleyebileceği bir şey olmalı. -Fakat onları adeta bir ekol haline getiren sadece animasyona değil genel olarak hikaye anlatıcılığında bir ekol haline getiren diğer studiolardan farklılaştıran şey bence o çocukları sinamaya götüren ebeveynlerinin de zevk alarak izleyebilecekleri bir anlatı biçimini keşfetmiş olmaları. -Yani katmanlandırabilmeleri, yüzeyde gülüyorsun kolay tüketilebilen bir içerik, geniş kitilerin anlayı seviyelerine itib edebilen bir içerik. -Onu zarar vermek sizin, daha anlayana mesajlar verebileceğim bir alt katman daha yaratabiliyorsun. -Adeta izleyici kitlesini de ya da dinleyici kitlesini de katmanlandırıyorsun. -Bir seni çok yakından takip eden seni çok iyi anlayan, seninle çok iyi rezonansa giren çok dar bir kitle var. O kitle bu tür mesajları yakalayabiliyor rahatlıkla. Çünkü senin bir. geçmişim var onlarla. Bak ben seni hala biliyorum. Ben değişim edin. Ben aynı barışım diyorsun onlara. Ama öteye anlan tabii ki şey de var. Bu ay belki ileri yüz bin kişi daha katıldı benim abonelerim arasına. E bunlar daha iyi beni hiç tanımıyorlar. Onları da mutlu edecek bazı şeyleri koymalısın. Konusuna da çok bağlı bir şey yapma yani her kunda hakikaten yapamazsın. Üç katmanlı isemeseler, üç ayrı içerik üretmek gibi bir şey bu. Ve bunları birbirin üstüne güzel bir şekilde geçiriyorsun. O da dördüncü bir içerik üretme süreci gibi oluyor. Yani dört kat fazla çalışmal lazım. Tam öyle değil anlıyorum senin ne demek istediğini. Sohbet arasına girdiğimiz flow var ya akışa girmek. Akışa girince bunu hani böyle düşünmeden yapabildiğimiz settim. Belki yıllar içerisinde geliştirdiğin bir yetenek gibi oldu. Oradaki yeni bir şey inkeşfetmenin verdiği heyecan mı artık bilmiyorum. Biriden bile o katmanlar ulufu veriyor. Çünkü ben dahi, muyuzden zor değil değil. Bunun altını ısrarla ve birkaç kere çizmek istiyorum. Ortalama bir zekaya sahip herhangi birisi bu kadar odaklanırsa ve disiplindi bir şekilde bu üretimi yaparsa birkaç yıl sonra böyle şeyleri hani üç dört kat çalışarak değil. Normal çalışma akışının içerisinde de başarabilir bence. Birkaç gün önce yetmişlerde yazılmış bir kitap okuyordum. Zekaya hakkında ismi de zekaya yazarını unuttuğum şimdi. Bir cümle aklımda kaldı zaten. Ortalama veya ortalama üstü zekaya sahip biri. Disiplindi bir şekilde çalışırsa her zaman çok yüksek zeka artı disiplinsiz çalışmayı yenecektir. Yani ondan daha üretken olacaktır. Belki de benim mindfulness dediğim şeyde. Sayın başka şekilde tabir ettiğin şeyleri birleştirerek o üretken neyi arttırabiliyorsun. Demliyerek diyelim. Ya bu son söylediğin o kadar doğruken teorik olarak değil, pratik olarak hayatta. Böyle arkadaşlarım var benim. Ya benden çok daha zeki olduğunu yüzde yüz bildiğim. Yetenekle olduğunu bildiğim arkadaşlarım var. Fakat işte disiplin konusundaki eksiklikler veya buna da şans mı demek lazım bilmiyorum hani. Bazen de karşınızda çıkan fırsatlar doğru zamanda doğru yerde olmak falan gibi şeylerinde etkisi var. Ya söz gelimi. YouTube'ta benim şu anda altı milyonun fazla abone var. Ben bugün YouTube'a bu yetenek setimle giriyor olsam altı milyona hayatım boyunca ulaşamayabilirim. Doğru zaman ve doğru yerde olmak kadar iyi girdi bir şey bu. Ve bunları da tam planlayamıyorsun. Ama planlayabiltiklerimize o daklanırsak eğer kesinlikle istikrarla olmak. Yani disiplinici biraz daha askeri bir şey belki canlanabilir insanların hakkında. Çok da zor bir şey diye bir deadline. Haftalık ya da aylık ya da günlük bir döngü. O döngünün içerisindeki somut deadline'lar insan üstü bir yetenek değil. Kendi sarf edebileceğim bir efor herkesi bence istediği bir yerlere tam olarak götürmese bile yaklaştırır. Ben şimdi bu podcast Mecrasında'yım bu içeriyi YouTube'da yapmak istese. Nasıl bir değişiklik yapmam gerekir. Teknik bakımdan bahsetmen o şu kameraya bu kamerayı kullan değil de. Bir konuya yaklaşın biçimi değişiyor mu? Sen kendinde böyle bi değişim gözledimli mesa potkesti başlayınca. Gözlemenin de ötesinde aslında hem pot bi medya ekibiyle de bunları aramızda tartışıyoruz. Düzenni olarak bitirmedik de o tartışmaları. Benim en baştan bir şöyle bi şeyim var. Var olan metinlerini kitap olarak henüz bastırmam. Belki ileride bastırılabilir ama ilk kitabım çıkıcaksa bir yerlerden. Bunu kitap olarak düşünüp yazdıktan sonra bastırmalıyım. Düşüncesiyle erteliğim durdum. Ve var olan içeriklerimi de hemen kitap o dönüştürmedim. Aynı şey senin sorun içinde geçerli. Yani sen sadece mikrofonunun yanı sıra bir de kamera yerleştirip çekimi yapıp bunu videolarakta yayınlayabilirsin. Ve bunun bir mahsuruda olmaz. Fakat ne demek istediğini anlıyorum soruyla. Şöyle cevap vereyim. Ben yıllarca videoyu işi yaptıktan sonra podcast de başladığımda bunun sadece bir podcast olmasını istedim. Yani görüntülü olmamasını sadece işitsel olmasını. Sadece bu şekilde tüketileceğinin farkında olarak üretilmesi gerektiğini düşünerek yaptım. O yüzden de elbette yayınlamış olduğum videolardan konular, parçalar alıp kullanıyoruz. Bunlara da yer veriyoruz. Bununla beraber bunlar native olmalı. Yani doğuştan işitsel olarak ortaya çıkmalı daha fikir aşamasından itibaren. Hatta öyle bir şeyim de var. Mesela bir konu fikri bulduğumda, ha bu podcast için daha iyi filan diye ayırıyorum artık. Çünkü işitsel olarak tüketildiğinde daha güzel bir deneyim yaşatabilecek. Türdeki konular podcaste gidiyor. Ve orada da muhakkak kula kula yaşanabilecek deneyimin en iyisi. İnsanların hayal gücüne dokunuyorsun çünkü. Ve o hayal gücünü destekleyecek işitsel ipuçlarıyla onu geliştirmeye çalışıyoruz. Tersini düşündüğümüzde. Eğer sadece işitsel bir şeyi videoya uyarlama konusuna geldiğimizde, bence oradaki o native fonksiyonu önemli. O kadar önemli ki, mesela sadece görüntülü içeri köreten, vatta bunu kitlere hepimizden daha iyi belki de daha etkili diyelim. Yansıtan, Tolkşovcular var Amerika'da. Bu Cumartesi Gecesi şovlarından söz ediyorum. Mesela onları alıp YouTuber koyuyorlardı. Benim videom bile Türkçokmasına rağmen onların kinden daha çok izleniyordu zamanında. Sonra şunu fark ettiler. Niye böyle? Bu aslında aynı zamanda sosyal bir deney veya psikolojik bir incelemeye muhtaç bir konu bilimsel anlamda bence. Çünkü o bir televizyon içeri ve YouTube'tan izlendiğinde YouTube izleyicisi bunu biliyor. Yani bu biraz komşum hallerinin ürettiği bir şey gibi algılıyor herhalde. O yüzden ne yaptılar? Çok aslında yine bence sentetic olmasına rağmen. Kısa otuz sahnelik bir video kaydediyorlar. Şehzegili YouTube izleyicileri bizde burada isflandıya. Yine televizyon segmentini alıp yayınlıyorlar ama. Videonun sonunda YouTube izleyicisine yönelik bir parça da koyuyorlar. Cime kimolun videolarında görüyorum ben işte. Subscribe bu toruna basmazsanız bir kedi ölecek filan. Yani de şeyler söylüyor. Bu çok basit bir şey. Ben bunu sadece podcast YouTube dönüşümünde değil. Hani son yılların popülerleşmeye başlayan tiktak mejrası içinde kullandım. Çok aktif bir tiktak tüketicisi değilim üreticisi de değilim ama. Kendimce bir kanalım var. Oraya da bir çıktı. Short form diyelim buna. Bir dakika kanını altında ve dikey olarak çekilen videolar. Tiktaka da Instagram'a da YouTube'a da short olarak çıkış yapabiliyorsun. Şimdi aynı tercihmanlığı ya da aynı dönüşümü. Buralar içinde konuşabiliriz. Bu geçişlerdi mümkün olduğu kadar oranın ruhuna uygun bir şeyler yakalamak lazım. Mesela tiktakla kendi üretliği mişerikler arasında bir kesişim kümesi olup olmadığına baktım. Ve buldum. Bu kutaktiğe bir tek var. Tiktak platform olarak trend setir gibi konumlandırmış kendisin. Yani popular trendleri daha da popüler hale getirmek. Ve bu kutaktiğe bir etiket üzerinden kitap tanıtımları filan yapıldığını gördüm. Bu bende bir ışık yaktı. Ve bende film tak diye kendi etiketimi ürettim. Ve orada da şöyle bir format geliştirdim. Sevdiğim filmlerin kendimce aklımda kalan parçalarını buldum. Mesela işte 12 Maymun filminden bir parça. Normalde o parçayı az önce asını konuştuğumuz konuyla da çok ilgili olacak. O yüzden hoşuma da gidiyor bunu anlatmak şimdi. Orada mesela Brad Pitt'ın canlandırdığı bir karakter var. Onu söyledi de bir replik var. Şu anda bir aklımda değil o replik. Filmi çok sevip izlememe rağmen de rahatlıkla unutulabilecek bir replik. Ama onu bir şekilde o bağlamdan kopartıp. Bir de ben söylediğimde farklı olmasına rağmen bu kez söylediği şeye daha bir odaklıyor insanı. Yani o bağlamdan çekilip de tiktak gibi bir ortama taşıdığında onu garip bir kut oluyor. Garip bir alıntı oluyor. Ben bir de bunun üzerine bir de gamification ekledim. Bir oyun katmanı ekledim. Dedim ki şimdi söylediğim şeyi kim söylemiş. Tahmin de bulunmaya çalış. Yani o bir dakikalık video içerisinde ilk 20 saniyede ben o filmden bir sahneyi canlandırıyorum. Ardından o sırada kim söylemiş diye insanların düşünmesini sağlıyorum. Ardından tam da o sahneyi veriyorum orada. Ve sonra işte tak diye durduruyorum görüntüyü. Onu söyleyen kişinin adını ve şeyini filan veriyorum. Film tak etiketiyle paylaş falan. Şimdi bunların hiçbirisi ne benim YouTube'da yapabileceğim. Uzun formatta yapabileceğim şeyler. Ne işte bir podcastle dönüştürülebilecek şeyler. Bu tiktak olmalıydı böyle bir şeye gidebilmek için. O yüzden her bu geçişlerde her bir meclade işiminde böyle tercumelerin yapılması lazım bence. Oradaki topluluklar bunu daha kolay benimsiyorlar. Daha iyi sahipleniyorlar. Çünkü platformlarda buna göre zaten kendi algoritmalarını belirler. Mesela şu günlerde çok popüler tartışmak unusu tv'tir. İlan maskın ilene geçtikten sonra bir kimlik arayışına düştü şu anda. Ne olacağını şaşırdı. Ve hala da bir çözüm bulabilmiş durumda değiller. Mesela mastodon diye bir alternatifi var. İlan mask mastodonu yasakladı. İlan maskın hun harca yaptığı hareketi aslında gizliden gizli bütün platformlar yapar. Bütün platformlar bunu ister. Kendi zaten savudması da öyleydi. Herkes bunu yapıyor. Ya niye bana yükleniyorsunuz diyordun? Tabii yani çok normal. O biraz daha hani göz önünde ve şeyce yapıyor bunu. Şu oğmen bir şekilde yapıyor ama zaten bütün platformlar yapıyor. Çünkü amaço. Niye bir platform başka bir platformu köpürtmek için kullanılan bir araç olarak kalsın ki? Onlar öyle olduğuna göre oranın vatandaşları olarak, digital vatandaşları olarak bizler de kendimizi yeni bir şekilde nasıl ifade edebiliriz diye düşünmeliyiz. Sen bencülce bir soru dedin. Kendine göre bir soru sordun. Bencülce filan değil. Ben hep düşünmüşümdür. Niye fırlarsız YouTube kanalı yok ve sayere gibi. Olmalı. Çok sevindiniz. Hemen de abone olurum yani. İlk bana söyle. Ben abone olayım. Şöyle anlattığın konuları mutlaka hani görsellerle desteklemek tavsiyesinde bulunabilirim. Doğal olarak. Az önce söylediğim şeyden dolayı. Yani orada yeni bir yazarlık faaliyet var bence. Hatta keşke mümkün olsa gayet ve kurgularında sen yapıyorsun podcast kurgularını çoğu zaman. Benzer bir şey video için de yapsan. Çok da farklı bir şey değil. Bu arada bunu söylerken de şunu sadece sana değil. Hani bu yayını dinleyen ve böyle niyetleri olan her insana söyleyeyim. Kurgu deyince aklımıza özellikle de gençlerin hiper aktiv gençlerin aklına böyle acayip uçup kaçan böyle deli gibi dinomik şeyler gelebiliyor. Hayır, kurgu bu değil. Şu da bir kurgu dur. Ve gayet de güzeldir. Yani sen mesela 10 paragraflık bir şey yazdın. Yaklaşık 1000 kelime 10 dakika. 10 tane görsell bile yerleştirsin ama çok anlamlı görseller. Yani onun seçkisi de küratörlüğü de önemli. Bu görselleri seçip "Dissene arkak" yani kat kurgu yapsan. Ses kurgu sular hiçbir fark yok. Bu bir üst seviyede ifade biçimidir bana göre. Hareketiz görsel diyorum bak bir video parçası falan bile değil. Çünkü onların da arasında anlamsal farklılıklar kaymalar olur. Buna peysink deniliyor aslında. Tempo gibi çevirebiliriz belki. Ve her içeri küreticisi kendi peysinkini belirleyebilir. Mesela sen biraz önce dediğin ki 3 aydı bir, 6 aydı bir yayın yapana ama mesela bir saatlik videolar üreten öyle içeri küreticileri var ki. Bütün bir içerikte de bazıları var ki ben biliyorum. Bu da dinlen farklı bir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla herkes her seviyede var olabilir. Şunu yapma katalı bence. Bu çöplüğün en güçlü horozu kimdir diye baktığında global anlamda. Tek cevabı var. Mr. Beast. Mr. Beast bu çöplüğün en büyük horozu şu anda. İyi de bir çocuk bu arada ben seviyorum ama yani herkes Mr. Beast olmamalı. Hani olması gerekmez demiyorum. Olmamalı zaten. Kendi içine yönelmeyeli benim bu çöplüğe katabileceğim şey ne diye bakmalı. Ki bunda mesela senin özelliğinde bunun cevabı çok net zaten var yani bu sıfırdan başlamıyorsun bu işi. Dolayısıyla bunu nasıl görsel olarak ekleyeceğim ögeler ne olabilir bu bir. Yani bir blackboard önünde bir şeyleri yazmak bile bir şeydir. Bütün bunları hani düzgünce yaptığın taktirde. Onun ulaşacağı bir kitle. Onun oluşturacağı bir topluluk var. Ben buna inanıyorum. Ve şeylere deç takılmamak lazım. Ya bunu bu toplulukların ne kadar büyük olduğu. Hiç önemsememek lazım. Yani ne kadar aboneysi. Bunlar çok değişken şeyler. Kitap yazarlarının bir itibar göstermesi gibi yüz yıllar içinde oluşmuş o kültürel algı bozukluğunun bir benzeri bu. Ya bu sosyal metrikler, aldatıcı şeyler. Bu içeri küretim şeyde ben bir topluluk geliştirme. Faliyeti olarak düşünüyorum. O seni geliştiriyor. Sen onları geliştiriyorsun. Ve bu karşılıklı alışveriş her platformda her seviye de gerçekleştirilebilir bana göre. Benzer bir tavsiye ben de veriyorum soranları ama senden gelmesi daha önemli yani. Sonuçta daha tecrübelisin bu konular da erişmin de daha fazla. En popüleri olmak zorunda değilsiniz zaten. Olma şansında yok yani. Baskete başlayıp en büyük süper yıldız olmak gibi bir şey. Bu kaç kişi oraya var. Önemli olan bir alanın varsa orada başarılı olmak. Minyonlarca takipçilerine mesela oradaki en önemli kesimi. Bir kaç üst kişi de olabilir. Bir kaç bin kişi de neyse. Olnara ulaşmak çok daha efektif olabilir. Finansal açıdan da bu arada. Effektif olabilir. Belki de sosyal metriyi senin dediğin şu yüzden kullanıyorlar. Eskiden işte oradan kazandın para orantı da olarak takipçil sayına bağlıydı. Ama artık böyle bir ekonomik modeli mahkum değil insanlar. Yani illa piramidinin en tepesinde olmaya gerek yok başarılı olmak için. Hem en teyrektü öyle açıdan hem de finansal açıdan. Çok sevdiğim Kevin Kelen'in bu konuda işte Van Tazun Truf Fens. Yuma Kalesi var. Yıllardırda bu örneklendirilir. Böyle konular gündeme geldiğinde. Tabii ki yani on kişi de bana yeter, yüz kişi de bana değil. Bin orada güzel bir bence. Bin kişiye ulaşmak çok da zor da değil. O nişi sahipleniyorsan eğer gerçekten de insanlara katkı sağlayacak bir şeyleri üretiyorsan. Bu ne edeplemek lazım ben YouTube'a başladığımda. Tam Kevin Kelen'in bu şeyde benim için motivasyon kaynaklarından bir tanesiyle. Çünkü böyle bir soru da geliyor. Ya kaç kişilik bir abone beklenti size başlamıştınız? Bin çok basit bir cevabı var bunun. Onun ötesindeki her kazanın beni bile şaşırtan kazanımlar olduğu açıkçası. Evet. Erzaman gibi muhabbeti doğrucus gibi şekilde bitiremedim kayıptı. O kısmıdan sonradan hallettik. Ben çok iyi faldım onu söyleyeyim. Hem tanışmaktan hemle sohbet etmekten. Ben de çok iyi faldım. Dediğin gibi beraber bir içeri gületicileri destek kuru bir de kurabiliriz. Sonra kadar dinlediğiniz için teşekkürler. Özellikle de Emre Köksal, Atlas Pere, Elif Koca Taşkın, Barbaros Cankonar, Emre Ersoy, Deniz Soyu Er, Öbür Ruluvaş, Korhan Kavutan oldu, Öner Can Yıldız, Pulent Boyacı, Zafer Faydalı ve Fatih Karaca. Sizlere teşekkürler. Yakında görüşürüz.

Podcast Summary

Key Points:

  1. Barış Özcan, sanat, tasarım ve teknoloji alanında popüler bir YouTuber ve podcast yapımcısıdır.
  2. Podcast macerası, YouTube öncesi hayal edilmiş, ancak Türkiye'de yaygınlaşmaması nedeniyle ertelenmiş; yıllar sonra başlatılmıştır.
  3. İçerik üretiminde başlangıç motivasyonu içseldir (kendini geliştirme), ancak zamanla izleyici geri bildirimleriyle şekillenir.
  4. Yaratıcılık, daha önce birleştirilmemiş iki farklı noktayı bir araya getirmek olarak tanımlanır; hikaye anlatıcılığı ana çerçevedir.
  5. Müzik, zihinsel yorgunluğu gidermek için aktif dinleme (fondan değil, sadece müziğe odaklanma) yöntemi olarak kullanılır.
  6. Podcastler, görüntü olmadan sadece sesle iletişim sağladığı için "caz" benzeri bir doğaçlama ve büyülü bir etki yaratır.
  7. Hikaye anlatıcılığı, değişen dünyada en az değişen sabit unsur olarak görülür; Pinokyo gibi eski hikayeler hala modernize edilerek anlatılmaktadır.

Summary:

Sohbet, Barış Özcan'ın içerik üretim sürecine odaklanıyor. Özcan, YouTube ve podcast dünyasında sanat, tasarım ve teknoloji üzerine hikaye anlatıcılığı yapıyor. Başlangıçta içsel motivasyonla (kendini geliştirme) başlayan bu yolculuk, izleyici etkileşimleriyle evrilmiş.

Yaratıcılığı, daha önce birleştirilmemiş fikirleri bir araya getirmek olarak tanımlıyor ve bu süreçte günlük hayattaki her şey potansiyel bir konu tohumuna dönüşüyor. Ancak bu sürekli üretim hali yorucu; Özcan, zihinsel yorgunluğu gidermek için aktif müzik dinlemeye başvuruyor. Müziği, kendini tamamen bırakıp kaçış sağlayan bir araç olarak görüyor ve fonda değil, sadece müziğe odaklanarak dinliyor.

Podcastlerin görüntüsüz yapısının, caz doğaçlamasına benzer bir büyü yarattığını vurguluyor. Ayrıca, hikaye anlatıcılığını değişen dünyada en kalıcı unsur olarak değerlendiriyor; örneğin, 1800'lerde yazılan Pinokyo hikayesinin hala modernize edilerek anlatılması bunu kanıtlıyor. Özcan, kendini hala bir hikaye anlatıcısı olarak görmese de bu alanda ilerlemeyi hedefliyor.

FAQs

Başlangıçta tamamen içsel bir motivasyonla kendini geliştirmek için başladı. Haftada bir gün kendine ayırarak yeni şeyler öğrenme heyecanını koruyor ve zamanla izleyicilerden gelen geri bildirimlerle bu motivasyon şekilleniyor.

Üç anahtar kelime belirlemiş: sanat, tasarım ve teknoloji. Bunların üstünde ise hikaye anlatıcılığı var. Bu çerçeve sayesinde gündelik hayatta karşılaştığı her şey potansiyel bir konu tohumuna dönüşüyor.

Ara vermek gerektiğini söylüyor ve aktif müzik dinlemeyi bir meditasyon şekli olarak kullanıyor. Müzik dinlerken başka hiçbir şey yapmadan kendini müziğin akışına bırakıyor.

Aktif müzik dinleme, fon müziği değil, sadece müziğe odaklanarak dinlemektir. Barış Özcan için bu, zihni rahatlatmanın ve günlük düşüncelerden kopmanın en etkili yolu.

YouTube'a başlamadan önce podcast yapmayı hayal ediyordu, ancak Türkiye'de podcast kavramı yaygın değildi. Daha sonra sesli denemeler yaparken görsellik ekleyerek YouTube'a yöneldi ve yıllar sonra podcast'e başladı.

Hikayelerin değişmeyen bir sabit olduğunu düşünüyor. Teknoloji ve tasarım hızla değişirken hikayeler binlerce yıldır anlatılıyor ve bu onu cezbediyor.

Chat with AI

Loading...

Pro features

Go deeper with this episode

Unlock creator-grade tools that turn any transcript into show notes and subtitle files.