Augustinus: Batı felsefesini değiştiren adam - #Felsefe19
61m 59s
**Key Points**
1. Augustinus, hedonist bir gençlik döneminden sonra manici felsefeye girmiş ve içindeki boşluğu, karanlıkla savaşmaya başlamıştır.
2. Akademik şüpecilik ve yeni Pilatonculuk felsefesiyle karşılaşarak, kötülüğün bir eksiklik olduğunu, madde değil, iyilikten uzaklaşmanın sonucu olduğunu anlamıştır.
3. Zaman felsefesi ve "iki kent" metaforu gibi düşüncelerle, tarihin doğrusal bir ilerlemesi olduğunu ve Tanrının ebedi kurtuluşunu hedef aldığına inanmıştır.
**Ana noktalar**
Felsefe serisinin bu bölümünde, Aziz Augustinus'un hayatı ve düşünceleri ele alınmaktadır. Augustinus, gençliğinde kartacada hedonist bir yaşam sürmüş, ardından manici felsefeye girerek iç boşluğunu, kötülüğü dışa koşmakla birlikte dengeler. Bu süreçte akademik şüpecilik, ona her şeyin kesin olmadığını, bilgiyi sorgulamaya zorlayan bir düşünceyi sunar. Ancak bu, onu bir daha sakinleştirmek yerine, daha derin bir düşüncenin nedeniyle kırılganlaştırır. Yeni Pilatonculuk felsefesiyle, kötülüğün bir eksiklik olduğunu, iyiliğin eksikliğinden kaynaklandığını ortaya koyar. Bu düşünce, tanrının maddi olmayan bir varlık olduğunu, zamanın da zihin içinde bir yapı olduğunu ifade eder. "İki kent" metaforuyla, ruhsal olarak iki farklı değer sistemi (Tanrının kenti ile dünyevi kenti) arasındaki çatışmayı anlatır. Bu, tarihin doğrusal bir ilerlemesi olduğunu ve sonunda Tanrının kenti ile kurtuluşun gerçekleşeceğini gösterir. Augustinus'un felsefesi, ortaçağın felsefesinde temel oluşturur. Akıl ve inanç birbirini tamamlar, zaman ve karanlık, zihnin işleyişi olarak değil, dış dünyada bir gerçeklik olarak görülür. Bu düşünce, 13. yüzyılda Thomas Aquinas gibi filozoflara iletildi. Fakat Avrupa, Arap çevresindeki çevirmeler sayesinde bilimsel ve felsefi gelişmeleri alır. Bu, felsefede doğrudan bir dönüşüm ve ortaçağın felsefi temellerinin kurulmasını sağlar. Augustinus'un hayat hikayesi, bilgi, inanç, zaman, kötülük ve tarih felsefesi gibi temel konuları bir araya getirir. Psikolojik, felsefi ve tarihsel boyutlarda bir topluluk olarak etki eder. Bu, sadece bir kişisel dönüşüm değil, bir kavramsal sıçrama olarak değerlendirilir. Aşırı bilgi bombardımanının etkisine rağmen, insanın her şeyi bilmesi gerektiğini reddederek, güven ve sorgulama arasındaki dengenin öneminin vurgulanması yapılır. Sonunda, felsefe ile inanç, her şeyi bir araya getiren bir sistem olarak, "insanın kendi iç dünyasını açıkça anlayıp, Tanrının varlığını bir zihinsel süreçle tanımlayabilmesi" anlamına gelir.
[MÜZİK ÇALIYOR]
8. gün 25. saatten merhabalar efendim ben Fırat Umarım iyisine zirkeyefileriniz yerindedir.
Ve bu bölümde dostlar tarihin en tanıdık günahkarlarından birini konuşacağız.
Aziz Augustinus'tan bahsedeceğim.
Kartacanın karanlık sokaklarından tam ilanun kilise kürsülerine oradan da zamanın ne olduğunu sorgulayan
bir zihnin derinliklerine kadar uzanan bir yolculuk sizleri bekliyor.
Nasıl oluyor da bir hedonist?
Ristian felsefesinin en büyük mimarına dönüşüyor.
Hadi başlayalım, çayınızı kahvenizi kapın, kulaklarınızı takın, sizleri burada bekliyorum.
[MÜZİK ÇALIYOR]
Şimdi Kuzey Afrika'nın sıcak topraklarında milaktan sonra 350'lü dört yılında
taga istediğenen küçük bir kasabada birisi doğuyor.
Adı Avrelius Augustinus.
Şimdi bu babası var bunun patrisiyos.
Bu adam pagan, orta halde bir toprak sahibi ama annesi Monika, Hikain'in asıl gizli kahramanı,
Monika, Hristian ilancına öyle bir sarılmış bir kadın ki oğlunun ruhu için sanki bir ömür boyu dua etmiş, göz yaşı dökümüş.
Sonradan Augustinus bile itiraf edecek, annemin diyecek, göz yaşları benim için tanrıya bir mektuptu.
Diyecek gibi bir şey hissettiriyor bize bu hikaye ama gençlik dediğin şey, böyle bilirsin izin sana hep başka yollara çeken bir şeydir.
Augustinus on yedi, on sekiz yaşlarında kartacaya gidiyor eğitim almak için.
Kartacada o dönem Roma imparatorluğunun batı yakasında kültürün işleti ciharetin ama bir yandan da ahlaki gevşekliğin merkezi.
Teatrolar var abi eğlence meclisleri ve gençlerin kendini kaybettiği bir sosyal hayat.
Şimdi bizim Augustinus da bu akıntıya kapılıyor.
Kendi deyimiyle şehvetin bataklığında yüzmeye başlıyor, bir kadınla birlikte oluyor, hatta bir çocuğu oluyor.
Çocuğun adına da adaya odatuz diyorlar, tanrı'nın vergisi demek bu isim, ironik bir isim, henüz daha tanrıyı tanımadığı bir dönemde bile isim seçiminde bir tür manevi özlem sızıyor ortaya.
İnsan mesela bazen en uzak olduğu şeye, en çok yaklaştı anları farkında olmadan yaşayan bir varlık.
Şimdi bizim Augustinus'un hayatındaki bu çelişki aslında sonradan bütün faesifesinin de temelini var edecek bir şey çünkü o huzursuzluk ise o iç boşluk, onu hiçbir zaman terk etmiyor.
Kendi ünlü sözüyle söyleyecek olursak ki bu söz itirafların en bilden cümlelerinden biridir. Sen diyor, bizi kendin için yarattın tanrım ve kalbimiz sende dinlenene kadar huzursuzdur.
Boşuna söylenmemiş bu cümle bir ömürlük aslında bir arayışın özeti peki bu arayış Augustinus'un nereye götürüyor önce manicilik denen bir meseve.
Şimdi bu meseve kısacağını anlatayım çünkü ismi çoğu insana yabancı gelir manecilik, pers kökenli mani adlı bir öğretmenin kurduğu evreni iki temel güç üzerinden açıklayan bir dualist sistem.
Yani bir tarafta ışık var iyilik var ruh var diğer tarafta da karanlık kötülük yani madde var bu iki güç sürekli savaşa halindedir dostlar ve insan da bu savaşın ortasında sıkışıp kalmış bir varlık.
Augustinus için bu öğretip bir tür rahatlama sağlıyor açıkçası çünkü kötülüğü kendi içinde aramak zorunda kalmıyor.
Ben kötü değilim içimdeki karanlık madde kötü diyebiliyor bir bakama bu da insan psikolojisi de hep var olan bir kaçış ya da baskılama yöntemidir aslında.
Yani bir anlamda ne yapıyorsun? Sorunuluğu dış sallaştırıyorsun.
E bugün de insanlar başlarına gelen kötü şeyleri tırnak içinde kader diye ya da yine tırnak içinde şeytanın işi diye dış sallaştırılar ya bazen aynı rahatlama arzusu işte aynı psikolojik mekanizma.
Ama bu tatmin geçici oluyor tabii Augustinus için 9 yıl sürüyor bu maniheyi dönem ve sonunda Augustinus bu sistemin mantıksal çatlaklarını görmeye başlıyor.
Faustus adlı ünlü bir manici öğretmenle tanışıyor oradan cevap bekliyor ama adam ona tatmin edeceği hiçbir açıklama getiremiyor.
Tam burada aslında Augustinus'un hayatı boyunca göreceğimiz bir tür öğrenti ortaya çıkıyordu usta hiçbir zaman yüz eysel bir cevapla yetinmeyen bizi.
Aradışayız sadece inanç değil adamın akınla da destektenen bir inanç arıyor. Bu iki sarasındaki girelim adamın bütün felsefi mirasının belkemi olacak zaten.
Biraz sonra bunları irdalemeye çalışacağız zaten oraya geleceğiz. Şimdi burada bir de itiraflardan bahsetmemiz gerekiyor çünkü bütün bu hayat hikayesini bize aktaran kaynak bu eser.
itiraflar Latinca adıyla confessiones milattan sonra 397 ile 400 yıllar arasında yazılmış dünya edebiyat tarihinin iyilik otobiografilerinden biri olarak kabul edilen bir eser.
Ama dikkat edin bu bir günlük de değil yani bir hatıratta değil sadece Augustinus burada Tanrıya doğrudan hitap ederek yazıyor.
Sanki bir itiraf koltuğunda oturmuş böyle günahlarını döküyor gibi bu formun kendisi bile devrimsel bir şeye abi çünkü o döneme kadar kimse kendi iç dünyasını bu kadar çıplak bu kadar dürüst bir şekilde kaleme almamış.
Bunu biraz model bir örnekle daha çıklamak yerinde olur diye düşünüyorum. Mesela bugün terapya giden birinin kendi geçmişiyle yüzleşme sürecine benze tebiliriz bunu.
Augustinus da kendi kendine bir terapi seyansı yapıyor. Ama bu seyansın dinleyicisi kim? Bir terapist değil Tanrı'nın kendisi yazdığı her satırda kendi zaflarını kendi kibrini kendi şehvetini didikliyor hiçbir şey süsleniyor.
Bu yüzden itiraflar bugün bile psikoloji tarçileri tarafından incelenir bir eser çünkü itsel muhasebe kavramının kendi kendini analiz etme pratiğinin belki de en eski ya da en derin örneklerinden biri diyebiliriz bu eser için.
Şimdi burada ilginç de bir nokta var yine geliyoruz bizim froya da psik analizin kurucu sayılan froya itiraf ve serbest çağırışım arasındaki bahı fark etmemiş olamaz çünkü katolik kilisesinin işte günah çıkarma pratiğide tarihsel olarak doğrudan Augustinus'un bu itsel muhasebe modelinden beslenir aslında.
Yani terapik olduğunu anlattığın şeyler bu kilisesanlarlesinde papaza fısıldan anların hani girerler ya filmlerde ya da bir kilisede aranızda hristiyan olan da vardır katolik olan da.
Girerler ağabey oraya ve günahların çıkarlar günah çıkarma ile mi? Temel'de buralara falan dayanır yani buradan beslenir.
O papaz beyefendiye söylediklerin onlarda Augustinus'un Tanrı'ya yazdıklarının uzak akrabaası sayılabilir bir yerde.
Mesela bunu dair benim aklıma gelen en garip detay şu Augustinus'un itiraflar kitabında ünlü bir armut hırsızlı hikayesi var.
Gençken böyle bir bahçeden sadece kötülük yapmanın hazı için armut çalıyor.
Şimdi bu pasaj 20. yıza bazı psikologlar tarafından gereksiz suç ya da amaçız kötülük kavramının ilk edebiyi belgelenmiş örneği olarak inceleniyor.
Yani bir adam hiçbir çıkar olmadığı halde sadece yasak olduğu için bir şey yapmanın psikolojisini modern suç psikolojisinden çok oyuncu 4. yılda kendi hikayesizlerinden tarif etmiş.
Ya da mesela şey bakalım furodut demiş ya yumuk dememek olmaz, Carl Jungum gölge kavramı abi.
Yani insanın kendi kabul etmediği bastırdığı yanlarıyla yüzleşme fikir.
Augustinus'un kendi şehvetini ve kibriini böyle hiç süslameden yazdı bölümlerle çarpıcı da bir paralellik taşır bana göre.
Çünkü Jungum kendisi de dini metinler özellikle de butur işte içe dönük itiraf edebiyatına ili duyan bir karakter.
Çünkü ona göre ruhun bütünleşmesi tam olarak butur karanlık yanlarla dürüstçe karşılaşmaktan geçiyor.
Bizim elemana dönecek olursak biraz böyle tarisal arka planı da incelemek gerekiyor. Augustinus'un hikayesini anlamak için Roma imparatorluğunu da anlamamız lazım.
Çünkü Augustinus'un yaşadığı dönem Roma'nın böyle artık eski gücünde olmadığı çatlakların yavaş yavaş derinleşmeye başladı bir dönem.
Baturoba'a imparatorlu zaten millaktan sonra 476'da resmen çökecek.
Yani Augustinus'un ölümünden 6 yıl sonra çok yakın ama çöküşün belirtileri çok daha önce başlıyor.
Yani bir günde çöken bir şey değil bu imparatorluklar.
Ekonomik kriz oluyor, sınır boylarında göçler yaşanıyor, it savaş oluyor ya da savaşlar.
Gönetim krizler zaten cebası.
Şimdi bu belirsizlik ortamında hristiyanlıksa tam tersini büyüyen bir fikir akımı özellikle 313 yılında imparator Konstantin'in Milanoferma'na ile dine hoş görü geliyor.
Ve 380 yılında Theodosius'un hristiyanlığı resmi dinleyilan etmesiyle birlikte artık imparatorluğun ruh hali merkezini oturuyor.
Aslında bu bize şunu gösteriyor, bizim eleman Augustinus tam bir kavşak noktasına yaşanmış bir adam.
Eski dünyanın pagan felsefesiyle yeni dünyanın hristiyan teolojisi arasında sıkışmış bir kültürel geçiş döneminde nefes alan birisi.
Bir imparatorluk çökerken o çöküşün tozları arasından yeni bir manevi yapın işadılıyor aslında.
Roman'ın siyasi gücü zayıflıyor.
Kilesinin maalesef.
Hani bir gücü, o boşluğu tamamlamıyla dolduran bir şey haline geliyor.
Bizim Augustinus'da bu inşaanın en önemli mimarlarından biri olacak.
Tabi o noktaya henüz daha gelmedik.
Çünkü iki ayağının bu aşamasında abi, Augustinus hala bir arayış içinde.
Manicilik onu tatmin etmiyor az önce söyledik.
Retorik öğretmenini yaparak hayatını kazanıyor.
Kar yer basamaklarını tırmanıyor ama içi hala boş.
Şimdi bu retorikle alakal da podcast programla bir bölüm var.
Ona da dönüp dinleyebilirsiniz.
Öneririm o bölümü de Aristolanda bahsettiğim bir bölüm yani aslında Aristor retoriyinden bahsediyorum.
İşte burada hayatının dönüm noktalarından da birine geliyor.
Roma üzerinden Milano'ya geçiyor.
Tabi şehir değişikliği tesadüht değil abi.
Milano o dönem Baturoma imparatorluğunun idari başkenti sayılan bir yer.
Yani imparatorluk sarayı orada Milano'da.
Augustinus karyar fırsatları için gidiyor ama kaderin garip bir cil vesile orada tanışacağı bir isim.
Hayatının rotasını değiştirecek bu adam.
Ambrosius'la tanışıyor, Ambrosius'la Milano'nun psikopası ve döneminde en etkile civahizlerinden bir tanesi.
Augustinus'un önce onun vazlarını böyle sadece retorik teknini incelemek için dinlemeye başladığı söylenir.
Çünkü kendisi de bir retorik hocası.
Yani konuşma sanatının nasıl yapıldığını teknik olarak merak ediyor.
Ama zamanla fark ediyor ki, Ambrosius'un eski ahideyi allegorik yorumlama biçimi Augustinus'un kafasındaki bazı düğümleri çözüyor abi.
Çünkü manici döneminde Augustinus hristiyan metinlerini hep çok yüzeysel, çok nayıf bulmuş.
Ama Ambrosius, ana metinlerini altında yatan derin felsefi anlamları gösteriyor.
Bu an Augustinus için gerçekten kırılman noktası oluyor.
Çünkü bizi melemanın zihni artık yeni bir soru ile boğuşmaya başlıyor.
Eğer diyor inancı sadece naif bir teslimiyet değilse eğer onun altında akılla kavranabilir bir derinlik varsa o zaman felsefe ile inancı birbirinin düşmanı değil de belki de birbirinin tamamlayıcısı olabilir.
Şimdi bu soru ya da bu tez, birazdan değineceğiz zaten akademik şüpeciliktenen felsefeye akıma ardından da yeni pilağı tonculuğun kurtarıcı rolüne götürecek tabii bizi.
Yeni pilağı tonculuğu da birkaç bölüm önce işledik, zaten orada da gördük bu tür şeyleri.
Çünkü okustumusun zihnin de artık bir şüpe tohuma ekiliyor.
Bilgi mümkün mü, gerçek nedir sorusu, adamı felsefenin en derin sularına sürüklüyecek.
Şimdi tabii bu Ambrosius'un vazlarından çıkıyor Augustinus ve artık eski manici kesinliklerine geri dönemeyecek zihinsel bir eşiyede geçiyor.
Tabii bu geçişemem bir hristiyan imanına da dönüşmüyor abi. Önce daha derin bir bunalıma sürükleneyor.
Çünkü zihni artık az önceki soruyla kitleniyor.
Eğer diyor, manicilik yanlışsa doğru olan nedir?
Ve biz gerçekten herhangi bir şey kesin olarak bilebilir miyiz?
Bu noktada Milanonun'da entelektüel çevrelerinde dolaşan bir akım devreye giriyor, akademik şüpecilik.
Şimdi bu felsefeye ekolu bir akımdan ziyade bence bir ekoldur.
Kısaca da açıklamak lazım. Çünkü ismi kulağa biraz soğuk geliyor ama içeriye biraz öyle değil aslında.
Akademik şüpecilik, kökeni, planatunun kurduğu akademiye dayanan aynı zamanda kesin bilgininde imkansızlığını saman bir düşünce çezgisi.
Ekolün temel iddiası da şu insan zihni hiçbir şeyim mutlulak kesinlikle bilemez.
Çünkü diyorlar, duyularımız bizi yanıltabilir, akıl yürültmemiz hatalı olabilir.
E dolayısıyla en akıllı tavır, her konuda yargıyı asgıya almaktır.
Tabii Augustinus bu düşünceyle öyle sokakta falan değil.
Sisero'nun eserleri üzerinden tanışıyor.
Özellikle de Hortensius adlayısar adamı felsefeye yönlendiren İlk Kıvılcım olmuştu zaten yıllar önce.
Hatırlarsanız gençtiğinde bile felsefeye bir merak duymuştu.
Augustinus ama tabii bu şüpecilik bizimkini tatmin etmiyor.
Tan tersine onu bir çeşit böyle felç haline sürüklüyor.
Düşünün, eğer hiçbir şey bilemiyorsak o zaman nasıl yaşarız, nasıl kararalarız.
Hangi de yere göre hayatımızı şekillendireceğiz diyor.
Bu modern zamanlarda bazı insanların böyle aşırı bilgi bombardımını karşısında.
Düştü o hangisi doğru bilmiyorum o yüzden ben hiçbir şeye güvenmiyorum abi.
Tavrına biraz benziyor bir bakımı ama bu tavrın kendisi de bir tuzak.
Çünkü sonsuza kadar şüpe'de kalmak insanı eyleme geçmekten alukoyan bir bataklığa çeker.
Augustinus bunu sezgisa olarak fark ediyor.
Ya diyor, bu kadar şüpe beni hiç bir yere götürmüyor.
Bu tıkandığı noktada hayatına bir başka dönüm noktası geliyor.
Plotinus ve yeni Pilatonculuk.
Şimdi biz bu bölümü yaptık iki bölümü üç bölümü önce ama bir bahsetmekte lazım.
Kısaca belki buradan başlayanlar vardır.
Plotinus abi felsefe tarihinin en az bilinen ama bence en etkili isimlerinden biridir.
Üçüncü yüzüyle yaşıyor milletden sonra, Roma'da ders vermiş bir filozof ve Pilatonun felsefesini yeniden yorumlayarak bir sistem kuruyor.
Bu sisteme göre evrenin en tepesinde birdenen madde'den bağımsız tamamıyla aşkın bir kaynak var.
Her şey bu kaynaktan taşarak, kademeli olarak maddi dünyaya kadar iniyor, ışığın bir kaynaktan yayılıp gittikçe zayıflamasın gibi bir imge bu.
Augustinus, Milano'daki bir dostu aracılığıyla Plotinus'un eserlerinin latınca çevirlerini ulaşıyor.
Ve bu metinleri okurken kendi ifadesiyle diyor ki,
sanki hayatı boyunca kör olan bir adamın gözlerinin açılması gibi videineyim yaşıyor.
Yani öyle büyük etkileniyor.
Çünkü manicilik ona hep kötülüğü maddi bir güç olarak, Tanrı'yı da bir bakıma cisimsel böyle uzayda yer kaplayan bir varlık olarak tahayül ettirmişti.
Ama bir Lotunus'un felsefesi tamamıyla ben başka bir kapı.
Tanrı'nın madde olmadığını, uzayda yer kaplamayan, tamamen tinsel aşkın bir gerçeklik olduğunu düşünmeyim ki hani.
Şimdi buradan badaştırın abi, Plotunus'un yeni Pilatonculuğun o bir fikri aslında bizim tek Tanrı'lı dinlerdeki
Tanrı figürünün de temellerini de oluşturur bir anlamda ya da oradan da beslenir birbirini karşılıklı olarak besler.
Dedim gibi bunu, detaylı olarak böyle kırk beş elli de ikikalık bir bölümle anlatmaya çalıştım, bu bir kavramını ve yeni Pilatonculuğu.
Daha sonunu oluyor bizim eleman, ikiz maddi olmayan bir varlık kavramını zihninde somutlaştırabiliyor.
Bunu bir örnekle açıklayalım.
Şimdi sen abi bütün hayatım boyunca sadece üç boyutlu nesneler görmüş olsan sana birden böyle çıkıp dördüncü bir boyuttan bahsetseler.
İlk anda bunu hayal etmen çok zor olur değil mi?
Okus Tunus'un durumu da buna benziyor biraz.
İli ve kötülüğü hep fiziksel maddeler gibi düşünmüş ama Pilatunus ona gösteriyor ki gerçeklik dediğimiz şey mutlaka cisimsel olmak zorunda değil.
Tunsel bir gerçeklik de en az onun kadar hatta ondan daha üstün bir gerçeklik olabilir.
Tabii burada felsefi de bir kırılma var.
Bizimkinin kafasındaki kötülük problemi düğümünü de çözmeye başlıyor bir bakıma ki bu konuya biraz daha derinlemesine gireceğim birazdan ama şimdilik şunu söyleyebilirim.
Yeni Pilatonculuk ona kötülüğün ayrı bir maddeyada güç olmadığını sadece iliğin bir eksikliğini hatırlayın yeni Pilatonculuktan oluyordu.
Bir bir var oradan gerçeklik düşe düşe böyle hani Pilaton'un idealar dünyasının yansıması neydi arkadaşlar?
Bu dünyadaki nesneler, bu dünyadaki nesnelerin değişmez bir tasviri gerçek hali idealar dünyasındaydı.
Değişmez bir sandalya, değişmez bir insan, değişmez bir fikir.
Bunlar idealar dünyasında.
Oradan hareketle diyor ki tepede bir bir vardır ve o gerçeklik oradan aşağıya düşer.
Ve düştükçe de en son gerçek dünyaya iner burada artık birden o kadar uzaklaşılmıştır ki gerçekten o kadar böyle kopulmuştur ki
sahte bir dünyanın içinde de yaşıyoruz.
Yani size böyle özetleyebilirim.
Daha böyle somut halde.
Yani kısaca neyi anlatıyor, iyilik bir eksiklik haline dönüşürse yani bir yoksunduk haline dönüşürse kötülük ortaya çıkar.
Bu düşünce tohumu yıllar sonra pirivatıyor bu nidenen o meşhur formasyonuna dönüşecek.
Şimdi burada Augustinos'un ruh halini de biraz yakından görmek lazım.
Fes sefi olarak artık ikna olmuş durumda.
Tanrının maddi olmayan aşkın bir varlık olduğuna akıl yoluyla ulaşmış.
Ama abi akılla ikna olmakla hayatını değiştirmek arasında çok büyük bir uçurum var.
Bunu hepimiz biliyoruz. Bilmek bir şey, bunu yapmak başka bir şey. Augustinos'a tam bu uçurumun kenarında sıkışıp kalıyor.
Zihni, hristiyanlığa doğru çekiliyor ama bedeni, alışkanlıkları yıllardır süre gelen yaşam tarzı onu geriye çekiyor.
Şimdi bu it çatışmayı biraz açalım.
Çünkü itirafların en dokunaklı sanelerinden bir de burada geçer.
Augustinos artık evlilik dışı ilişkesinden ayrılmış ama cinsel arzularından,
dünya bir bağlarından tam olarak kurtulamamış.
Şöyle özet diyor, tanrım diyor bana ifet ver ama henüz değil.
Böyle dua ediyor, itiraf ediyor açıkça ki bu cümle bence insan psikolojisinin en dürüstü itiraflarından biridir.
Zira hepimiz zaten biliriz doğru olanı ama biraz daha sonra deriz kendimize.
Değişimi hep bir gelecek tarihi öteleriz.
İşte bu gerelimin çözmek için Augustinos'u abimiz 386 yılında Milano yakınlarındaki Kasisi Yakum denen küçük bir kerevine çekiliyor.
Birkaç dostu var yanında tek değil.
ve ailesi de var, burada bir tür felsefi inzi vaadönemi yaşıyor.
Günlerini böyle okuyarak tartışarak meditasyon yaparak geçiriyor.
Bu dönem ona sadece dini bir arınma değil, aynı zamanda entelektüel bir arınma da sağlıyor.
Zihinindeki bütün o, maneci kalıntıları, şüpeci tıkanıklıkları, yeni pilat önce aydınlanmaları,
bir arada eritiyor abi, kendi senteziyle yeniden inşa ediyor.
İşte adamın, şimdi fikirlerine geleceğiz biz.
Buradaki büyük dönüşüm Kasisi Yakum'dan biraz önce Milano'daki bir bahçede yaşanıyor aslında.
Ve bu sahne itirafların en meşhur pasajlarından biri kabul edilir.
"Ogustunuz it çatışmasının doğru onda bahçede tek başına ağlıyor."
"Aniden böyle bir çocuğun sesini işitiyor, tolelege, tolelege." diyor bu ses.
Latince al ve oku ve bunun tekrar iki kere al ve oku demek.
"Ogustunuz bunu bir işaret olarak alıyor, elindeki incili açıyor ve gözü, pahlusun romallara mektopundaki bir pasaja ilişiyor."
Orada, pedensel arzuları bir kenara bırakıp mesihi giyinmekten bahsediliyor.
"Ogustunuz bu satırları okuduğu anda kendi ifadesiyle diyor ki kalbimde diyor, bir ışık aydınlandı ve bütün şüpe bulutları da aldı."
Şimdi bu dini bir uyanış evet ama aynı zamanda psikolojik bir kırılman noktası olarak da okunabilir.
Çünkü bazen insan aylar süren, yıllar süren bir itsel mücadeleyi bir anda, tek bir anda, tek bücümleyle, tek bir işaretle çözebilir.
Böyle uğraşırsın uğraşırsın bir düğümü çözemezsin ya ya da karışmış bir kulaklığı.
Sonra aradan bir tane bir şey çekersin şansa ve kendiliğinden açılır.
Bunun gibi bir şey. Bu anından sonra "Ogustunuz" artık geri dönmüyor abi.
Retorikocağılığına istifasını veriyor. 387'de meylattan sonra pasgalya var ve bunun pasgalyasında ambrosiyosun elinden vaftiz oluyor.
Oğlu adiyoda tus ve yakın dostu alipiyosla beraber.
İşte bu vaftizane "Ogustunuzun hayatının ikinci büyük perdesinin başlangıcı dostlar çünkü artık sadece dönüşmüş bir günahkar değil."
Felsefe ile teolojiyi birbirine bağlayacak bir düşünce sistemi kurmaya hazırlanan bir zihin hale geliyor.
Bir anda manicirikten öğrendi, dualist, keskinlik var.
Bir anda akademik şüpecilikten öğrendi, eleştireltetizlik.
E bir anda da bunun yanına "Bulotunuzdan" öğrendiği, aşkınlık kavramı, hepsini birleştiriyor zihininde ve yeni bir sen tezde oluyor.
Vaftizden sonra dönüşmüş bir adam da değil aynı zamanda kendi felsefe'yi teolojiksiz sistemi kurmaya da soyunan bir düşünür var artık karşımızda.
Ve bu sistemi çıkış noktası aslında felsefe tarihinde belki de ben işte formlarda falan gezerken bunlar araştırırken çok yanlış anlaşılan cümlelerden birinde saklı olduğunu gördüm.
Krede otu inteligam denilen bir söz var.
Anlamak için inanıyorum demek. Bu cümleyi ilk duyduğunda insan hemen şunu düşünebilir yani akıl devri dışı sadece gör bir teslimiyet mi bu?
Ama abi tam tersine bu cümle akla karşı değil, aklın önüne bir basama koyuyor sadece.
Şunu bir açıklamak lazım, okustunus'a göre inançla akıl birbirinin düşmanı değil, birbirinin tamamlayıcısı.
Zaten bu vaftiz olmadan önce de bunu düşünmeye başlamıştı çok önceleri ama sıralama önemli.
Önce diyor inanç geliyor, sonra akıl o inancın içeriğini derinlemesine kavrama işine girişiyor.
Mesela bir haritaya elinizi aldığınızda önce o haritanın doğru bir harit olduğunu dair, bir temel güven duyarsınız.
Sonra işte o güven üzerine detayları inceler, yolları çıkarır, mesafeleri hesaplarsınız.
Eğer haritaya hiç güvenmezseniz üzerindeki hiçbir detaya anlamlandıramazsınız.
Okustunus için inanç da böyle bir başlangıç güveni. Akılsa o güvenin üzerine inşa edilen derinlemesine kavrayış sürecidir.
Mesela burada aklıma geldi geçenlerde işte bebeklerin dili öğrenme süreci üzerine birtakım böyle araştırmalar üzerine eğiliyordum.
Çünkü çalıştığım tez, bununla çok alakalı olmasa da bir yerden bağlantılı ve ilgimi çekti.
Neyse abi araştırmalar gösteriyor ki, bir çocuk, dil bilgisi kuralların mantıksal olarak analiz ederek dil öğrenmiyor.
Önce etrafındaki insanların söylediklerini kör bir güvenle hiçbir kanı talep etmeden teslim olan bir yapısı var.
Sonra işte yıllar boyunca o dilin gramatik yapısını çıkarsıyor.
Yani bir çocuk aslında ya bana önce bu kelimenin doğru olduğunu ispatla sonra öğreneyim demiyor.
Tam tersine önce güveniyor, sonra o güvenin üzerine akıl yürüterek dilin mantını inşa ediyormuş.
Tabii dil bilimciler buna dilsel güven varsayımı gibi bir çarçeve ile bakıyorlar.
Bu bizim elemanın o gösteriyorsun, dördüncü yüz yılda söylediği şeyin neurologik bir yansıması gibi geldi bana açıkçası.
Ya da mesela bir Japon kültürüne bakın, geleneksel Japon doşa kültüründe öğrenci ustasının öğrettiği hareketi neden o şekilde yapması gerektiğini sorgulamaz.
Önce tekrar ede ede iç salleştirir abi ve buna da zaten kat ediyorlar ve yıllar sonra o hareketin arkasındaki biyomekanik mantı gücünlerden geldiğini dengenin nasıl korunduğunu ancak o zaman kavramaya başlar.
Şimdi bu formülasyon süreci aslında Augustinos'un kendi hayat hikayesinde bir özeti hatırlayın.
Önce işte maniciliğe inandı ama akılla sınandığında manicilik, maniye hizim, çöktü. Sonra akademik şu peciliğe girdi, sizler odan öğrendi bir şeyler ama sadece akılla hiçbir yere varamadı.
Ve sonunda yeni pilavtonculuk sayesinde kendine bir kapı açtı ama gerçek dönüşüm de bahçede ki o imanla geliyor.
Yani adamın kendi hayatı inanç ve akılın birbirini nasıl beslediğinin canlı bir kanıtı.
Bu yüzden az önce söylediğim o kreado ut inteligam sözü var ya teorik bir formül değil aynı zamanda yaşanmış bir tecrübelinde bir anlamda aslında damatılmış hali.
Şimdi bu ilkeyi daha da somutlaştıran bir başka kavrama geçmek lazım. Aydınlanma öğretisi.
Latince ilumini atıyor. Augustinos'a göre insan zihni tek başına sadece kendi gücüyle hakikate ulaşamaz.
Tıpkı gözlerimizin görmek için dışarıdan böyle bir ışık kaynağına ihtiyaç duyması gibi zihnimiz daha bir bilgiye ulaşmak için tanrıdan gelen itsel bir aydınlanmaya ihtiyaç duyar.
Augustinos'a göre. Ve bu düşünce çoğul şeyine katılmasamda onun görüşlerinin gerçekten güzel bir metafor. Bakıldığında.
Çünkü düşünün. Mesela siz karanlık bir odada en keskin gözlere sahip olsanız bile hiçbir şey göremiyorsunuz değil mi? Siz derken yani ben de sanki ben görebiliyormuşum gibi oldu.
Göremiyoruz. Işık olmadan görme yetisi işe yaramıyor. Augustinos'a göre akıl da böyle abi kendi başına bir potansiyel ama tanrının aydınlatıcı lütfen olmadan gerçek bilgiye, gerçek hakikate erişemez.
Bu noktada aslında Platon'dan ne kadar peslendiğini görmek lazım ama bir farkla Platon'un idealar kuramını hatırlayın.
Adam'a göre gerçek bilgi, maddi dünyanın göreyelerinin ardındaki o mükemmel, değişmez, idealar dünyasına dair bir hatırlama.
İnsan ruhu doğmadan önce bu ideaları görüyor ve dünyada onları yeniden hatırlıyordu. Augustinos bu kurama alıyor, teistik bir çerçeveye oturtuyor.
Ona göre idealar artık bağımsız bir dünyada durmuyorlar. Bunlar tanrının zihnindeki düşünceler diyor.
Yani güzellik, adalet, hakikat gibi kavramlar tanrının aklında ta ezelden mervavrolan örnekler ve biz bunları aydınlanma yoluyla tanrının bize bahşetti, itsel bir ışıkla kavrarız diyor.
Zekece bir felsefe hamlasına çünkü Platon'un soyut kişisiz idealar dünyasını Augustinos kişisel bir tanrının zihin ile birleştiriyor.
Aslında bunun gelişimli görmek çok rahat, çok kolay.
Platon'a bakın abi, Platon'un bu soyut tasvirleriyle yeni Pilatonculuğun biraz daha somutlaşan tasvirini düşünün, yukarıdan bir fikri var.
Onla aslında Pilaton'un idealar kuramıyla kavramıyla, dünyasıyla daha doğrusu yeni Pilatonculuğun bir kavramının akışını birleştirip diyor ki bunlar tanrının içindedir.
Bu kadar yani yeni Pilatonculuğundaki bir kavramına isim koyuyor, diyor ki bu tanrı, bu kadar arkadaşlar.
E tabii ben basite olsun diye anlatım da böyle de basit bir şey değil, sanki böyle hani bir mimarın kafasındaki bina taslığını düşünün abi.
Bina böyle henüz inşa edilmemiş olsa da mimarın zihininde mükemmel bir plan olarak var olur değil mi?
Okustinus'a göre evrendeki bütün ideali kavramlarda tanrının zihinindeki bu tür planlar gibi ve biz onları okuduğumuzda tırnak içinde aslında tanrının düşüncesini bir pencereden bakıyoruz.
Ve Okustinus burada çok kritik de bir konumlandırma yapıyor.
Fesafeyi teoloji'nin hizmetki ağır, bak sen şuna yani hizmetki ağır diyor Fesafeyi ama teoloji'ye hizmet ediyor diyor. Bunun latıncesi de ansillat teoloji'ye böyle tanımlıyor.
Ve bu ifade sonrularız kolastik dönemde çok daha yaygın kullanılacak ama köklerini Okustinus'ta buluyoruz.
Benim Okustinus'u neden sevmedi mi? Allah'ınız artık. Hani seyemiyorum ama fikirlerinde mantıklı metaforlar güzel benzetmeler var yok değil.
Ama biz tarasız olarak Fesafeyi'yi inceleyeceğiz değil mi? Biraz bilimi'nin Fesafeyi'nin sorgulamasını ardalamış ötelemiş bircesi diyebiliriz aslında temel bakımından.
Ve bu da işte skolastik düşünceyi besliyor. Fesafeyi kendi başına değerli bir araç evet mantıkta kurabilir evet akıl da yürütebilir evet dünyaya anlamlandırabilir ama nihayı amacı teoloji. hakikate hizmet etmek. Yani felsefe bir amac değil bir araç.
Esen böyle dersen abi, kilise bunu iyi püker, iyi püker ve dergi günün sonunda siz bu aracı.
Kullanırken bazı değişmezleri sorgulayamazsınız.
Ve bu değişmezler nelerdir, bir fırat dürüstlüğüyle söyleyeyim kilisenin köküne kibrit suyu.
Dökecek herhangi bir fikir, herhangi bir şey.
Kaçılılmaz olarak buna dönüşür. Tamam felsefe ile inanç.
Yani akılla inanç birbirinin zıttığı değil.
Bunlar birbirini bir yerde besliyor, bunlar düşman değil diyebilirsin bir noktada ama. sen tutup da birinin birinin aracı yaparsan o yer arşıyı değiştirirsin.
Ve bunu da çok güzel kullanırlar kardeşim.
Yani düşün ki elinde bir tane böyle bir merdiven var.
Ve bu merdiven senin yüksek bir noktaya çıkarabilir.
Ama merdivenin kendisi amac değil.
O yüksekleği ulaşmanın bir aracı.
Okustunuz için felsefe de böyle bir merdiven. Seni işte akılla, mantıkla, sorgulamayla belli bir yüksekliğe taşır ama. asıl varış noktası her zaman adam için teoloji hakikat.
Yani tanrıyı tanıma ve ona yaklaşma.
Bu yüzden okustunuz felsefeyi hiçbir zaman aslında küçümsemiyor.
Tam tersine çok ciddiye alıyor.
Onun küçümseyenler ondan sonra gelenler.
Yani bu fikirlerin üzerine kendi çıkarları dolayısıyla bir şeyler inşa etmeye çalışanlar.
Fakat bunu ön ayak olmuş mudur fikriyle olmuştur?
Yalan yok.
Ama tabii ciddiye alsa da ona verdiği konum her zaman ikincil, hizmetkar bir konum.
Tabii bu fikir aslında bu zamana kadar gördüğümüz bütün gelişmelerin,
bütün o filozofların fikirlerinin ötesinde daha bambaşka bir etki yaratıyor.
Devrim yaratıyor.
Harbiden devrim çünkü Agustinus'tan sonraki 1000 yıl boyunca batı düşünce dünyasının bütün mimarisi bu ilki üzerine koruluyor.
Ortaçağı da scholassik denen felsefe teoloji ekolü tam da bu işte az önce söyledim ya arkadaşlar Kredo'nun inteligam diye bu formülün üzerine inşa edilecek bir şey.
Anselmus var 11. yüzyolda, Agustinus'un bu ilkesini neredeyse 1-1 tekrarlıyor.
İnanıyorum ki anlayayım diyecek ve tamız akıynası var.
Bu eleman da 13. yüzyolda bu sentesi daha da geliştirecek ki kendisi çok şey değiştirmiş birisidir akıynası.
Şimdi Aristotelesin mantığını Hristian Teoloji'siyle harmanlayarak muazzam bir sistem kuracak bu adam.
Ama onun bile temel felsefe iskeleti, Agustinus'un adlı bu temeller üzerinde duracak.
Ya zaten Aristotelesin bu mantığına dönme olayından sonra biliyorsunuz ki Avrupa dünyası inanılmaz bir bu huranın içerisine giriyor.
Bilim üretmiyorlar adamlar ve olanları da yakıp yıkıyorlar.
Onları kurtaran kimler oluyor? Bildiniz gibi yine Müslümanlar.
Yani bunlar alıyorlar abi. Bu eserleri araplarda hadoğrusu ya Müslümanlardan ziyade alıyorlar eserleri çeviriyorlar.
İşte İspanya Portekiz civarında büyük de bir onlar da Avrupa'da ve kimler var orada?
Bu iber yarımadasındaki en dürüs karapları var.
Berberiler bunlar, Arab kökendiler, Müslümanlar ve yer al halkın İslamlaşması ile oluşmuş bir medeniyet bunlar Avrupa'yı skolastik düşünceden kurtarıyorlar.
Yani bugün Renaissance reform falan filan diyoruz. Bunların temellerini hep atan bu adamlar bunlar katalizördür.
Endülüse meviyeleri işte yedi yüzlerde var olmuş. Neredeyse 300 yıl sürmüş bir devlet.
Şam da bunlar emevi katlayamından kurtuluyorlar. Abdurrahman tarafından koruluyor.
Kurtu bayı. Yani bugün Kordoba dediğimiz yeri bilim ve kültür merkezine dönüştürmüş.
Endülüsün altın çağını başlatıyorlar.
Bunlar eski eserleri çeviriyorlar ve şöyle de bir şey var dostlar.
Bazı çevirirler odaklı yapılır ya.
Şu eseri çevirelim. Bu eseri çevirelim. Bu neymiş diye merak edeleri falan.
Bunlar ne bulursa çeviriyor abi. Ne bulursa. Yani kendi fikirlerine inançlarını uyumasa bile her şeyi çeviriyorlar.
Ve bunu yapmasalar insanlığın bir ortak kültürü kaybolacaktı.
Biz bugün çoğu şeyi biliyorsak bunlar sayesine biliyoruz.
Mesela mülük, tava, if denilen bir dönem var. Beylikler dönemi denir.
İşte yanılmıyorsam 11. yüzyıl olması lazım.
O dönemde başlamış bitmiş bir dönem.
Merkezi otor te zayıflıyor. İspanyada portekizde iber yarımadasında küçük, küçük devletler çıkıyor.
Vesiyasi zayıflar rağmen kültürel yarışa giriyorlar bunlar kendi aralarında.
E murabutlar var. Şimdi tarihi detaylı bilenler bilir. Muahidler var.
Bunlar da bir sonraki dönemde ortaya çıkmış. Topluluklar.
Kuzya Afrika'dan geliyorlar bunlar.
Ve Müslüman topraklarını korumak amacı ile birleşiyorlar.
Hristiyan ilerleyişinde duyduruyorlar. Berberi kökenle hanedan. Beni ahmeller vardı. Nasri giler var.
Bunlar da muhteşem bir saray vardır yani El Hamra.
Onu işa ediyorlar.
Tabii bunlar yıkılınca da İslam ahkimiyeti sona eriyor.
1400'lerin sonunda herhalde yıkılıyordu.
Aklımda öyle kalmış. Ya da 1500'lerin başı da olabilir. Doğrulamak lazım.
Şimdi bunlar ne yapıyorlar abi dediğim gibi çeviriler yapıyorlar.
Avrupa'lılar Aristoy'u unutuyorlar. Ondan temel alsalar bile.
Eflatunu unutuyorlar. Platonu. Antigunan filozoflarının eserlerini.
Ve bunları kim çeviriyor abi?
İmni, Sinan, Farabii, İmni, Rüş çeviriyor.
Ve bunlar Arabçaya çeviriliyor.
Daha sonra bunlar Arabçadan latinciye tercih medyolup Avrupa'ya atlarılıyor.
Verinesanslar reformun asına temellerini oluşturuyorlar.
Kurtuba da dostlar çevirir merkezeri var adamlar.
Hristiyanlar, Yahudiler, Müslümanlar, ortak çalışıyorlar.
Tıp, astronomi, matematik ve bunları Avrupa dillerine kazandırıyorlar.
Bakın, ben başka inançlardan insanlar bilimine trafında Kurtuba da, işte Toledo da Kurtuba da.
çevirir merkezerine birleşebiliyorlar.
Ibn-ul Heysemin optik çalışmaları vardır. Mesela Haryzmin'in ceviri, Ibn Nefis'in, Tıp, Ibn Halbin'in sosyoloji.
Bunların rasyonel yaklaşımları Avrupa'daki bu deneye gözleme dayalı, modern biliminde temellerini oluşturan şeyler.
Ve bugün övü övü bitiremediğimizki övülmesi de gerekiyor gerçekten.
Bir tane yoktur ya Türkiye'de. Bir tane o kalite de üniversite yoktur.
Neden acaba diye sorgulamakta lazım tabii ki ama.
Potansiyalli var mı? Muazzam bir potansiyalli var.
Eşimli sen kimsin ki Türkiye'deki üniversitelere elejistiriyorsun diyeceksiniz. Ben demiyorum abi bunu. Bütün akıl selim, Türk aydını diyeceğimiz. Bütün insanlar söylüyor zaten.
Türkiye'de net bir kültür üniversitesi yoktur.
Bugün Avrupa'daki üniversitelere hayran olurum. Avrupa'nın birçok şeyinden nefret ederim ama üniversitelerine bayılırım abi.
Bulunma fırsatı umarım yakalarım ileride.
E bu üniversitelerin kökünde yine bu araplardır. Endülüs medreselerinin eğitim sistemlerini alıyorlar müfredaklarını alıyorlar, kültürlerini alıyorlar.
Ve o kültür yoğunluklu belli bir komünü olan üniversiteler ortaya çıkıyor. Tabii üniversitelerin çıkışının bu noktada kısıtlayamayız ortaya çıkışlarına ama çok fazla etkileniyorlar.
Kısa bir böyle şey gibi oldu. Hani parantesi açtık ama bu parantesin adı da Avrupa'nın kimlini tekrar kazanma sürecini anlatma gibi bir şey oldu abi.
Arapların iber yerim adasındaki arapların etkisi çok çok büyüktür.
Şimdi bu sentize geri dönersek bugünden bakınca bile hala tartışılan bir gerginlik barındırır bir noktada içinde.
Bilim tarihinde de benzer bir tartışma sürekli tekrarlanır işte akıl mı önce gelir yoksa varsayım mı teorimi gözlem mi, modern bilim felsefesinde bile bazı düşünürler abi en tarafsız bilim adamının bile gözlem yapmadan önce zihininde bir çerçeveye bir ön kapı ile sahip olduğunu söyler.
Yani tamamen sahip bir gözlem mümkün değildirler ki bu doğrudur. Augustunus'un önce inan sonra anla formülü de bir bakıma buna benziyor çünkü diyor ki hiçbir akıl yürütmesin fırdan çıplak bizi hinde başlamaz.
Her akıl yürütme bir temel kabul üzerine inşa edilir. Çok doğru söylemiş.
Bu noktada katılıyorum imza amatarım. Augustunus'un da buna ihtiyacı vardı yani benim imza ama fikrine katılmama ama bir düşünün bu gün işte bir araştırma yapıyorsunuz araştırmacı kimliğiniz var diyelim. Yapmadan önce hipotezler üretiyorsunuz değil mi belli bir problem durumu belirliyorsunuz ya şu konuda çalışmak istiyorum ve bu konuda böyle elli tutulur bir problem var.
Bu problemin nedeni nasıl ve bu nedeni nasıl sorgulayarak çözümü nedir gibi teoriler üretiyoruz ve bunlar bir ön kabul oluşturuyor ve bu ön kabulleri biz hipotez bakımından ele alıyoruz ve test ettimiz şeyler de bu hipotezler oluyor.
Yani ön kabuller fakat bakınca dostlar Augustunus için bu temel kabul razkele bir varsayım da değil yani bilinçli bir teslimiyet bir güven eyleme hani o en başta bahsettim ya önce bir güvenirsin.
Büyüklerin işte bebeklerin dil gelişim sürecinden dönekler falan verdim oraya değiniyor ve bu güven eyleme sadece teoricik de değil aslında bir bakıma epistemolojik bir güven de sağlıyor.
Çünkü hatırlarsanız akademik şüpecilik döneminde adamı felçeden şey hiçbir sabit noktaya sahip olmamak ya da olamamak.
Ona sabit bir başlangış noktası veriyor ve bu sabit noktadan hareketle akıl güvenle yürüyebiliyor artık. Bu yüzden kredoğutin terlegam sadece dini bir slogan da değil epistemolojik bir çözüm.
Yani bilginin nereden başlayacağı sorusuna verilmişte bir cevaptır. Bütün bu işte felsefi immari Augustunus'un zihnini artık daha da cesursorlara doğru ediyor.
Çünkü bir kez Tanrı'nın aşkınlığını, idealar dünyasının ilahi zihnindeki konumu kabul etmiş ve ister istemez şu soru çıkıyor karşısına Tanrı zamanla nasıl bir ilişki içinde.
Zaman Tanrı'nın yarattığı bir şey mi yoksa Tanrı'dan bağımsız kendiliğinden var olan bir çerçebe mi. Augustunus'un felsefi. Tavarihin'in en özgün, en derin metafizik araştırmalarından birine gideceği noktap budur arkadaşlar itirahların 11. kitabı olacak.
Zaman nedir? Sorgulamasıyla birlikte. Şimdi biraz buna da değinip kapanışı yapmak istiyorum açıkçası.
Bizim Augustunus abi idealar dünyasının tanrının zihininde konumlandığını kabul ediyor. Zihni artık daha cesur.
Ve bu cesaretle az önceki soruyu soruyor. Zamanı tanrımı yarattı.
Zaman nedir diyor? Kim onu kolayca kısaca açıklayabilir ve kim onu düşünce de bile kavrayabilir.
Sözle ifade etmeye kalkışmadan önce. Bu soruyu soruyor. Augustunus ve itirafta bulunuyor.
Diyor ki ki bu itiraf gerçekten çok dürüst ve çok tanıdık bir insan deneyimidir.
Diyor ki abi, eğer kimse bana sormasa zamanın ne olduğunu bildiğimi düşünüyorum ama biri bana sorup açıklamamı istediğinde bilmediğimi fark ediyorum.
Hepimiz yaşıyoruz aslında bunu. İşte saatimize bakıyoruz. Randevularımızı zamanı görü ayarlıyoruz.
Zaman geçiyor diyoruz günlük hayatta hiç düşünmeden ama birden bir iki kıp peki abi zaman tam olarak nedir diye bir felsefi bir soru sorusan mal diye bir kalıyoruz.
Dinimiz düğümleniyor. Augustunus bu günlük deneyimin altındaki felsefi uçurumu keşfetmiş.
Bir paradoks var bunu açmak lazım. Çünkü asıl mesele burada bizim eleman zamanı üç parçaya ayırıyor.
Diyor ki geçmiş şimdi gelecek ama bu üçle ayrımın kendi içinde çöktüğünü de fark ediyor.
Diyor ki geçmiş artık yok. Bitti geçti gitti. Elimizde sadece hafızamızdaki izleri var.
Gelecek de henüz yok abi o daha gelmedi. Sadece bir bekleyiş bir tahmin yapabiliriz üstüne sadece peki şimdine durumda.
Yani şimdi dediğimiz şey var mı gerçekten. Bunu inceliyor adam fark ediyor ki şimdi de aslında yakalanamaz bir şey.
Çünkü şimdi dediğimiz an onu telafuz ettiğimiz anlam bile çoktan geçmişi akıp gitmiş oluyor.
Şimdi diyoruz ama o kelimeyi söylediğin süre içinde bile o an artık geçmiş oldu.
Yeni bir şimdi geldi ve o da hemen geçmişe düştü. Sanki böyle elinle akam bir suyu tutmaya çalışıyorsun gibi abi.
Ne kadar böyle sıkı tutmaya çalışsan da su parmaklarının arasından kayıp gider. Augustunus'un tespiti şu.
Şimdi diyor sürekli kendini yok ederek var olan bir şeydir.
Bir tür sonsuz kaçış noktası baş döndücü bir tespiti.
Çünkü günlük hayatımızda zamanı sanki elle tutulur bir şerit gibi bir çizgi gibi düşünürüz ama Augustunus bize gösteriyor ki bu çizginin üzerine durabileceğimiz sabit bir noktada yoktur.
Şimdi başka bir soruya da geçiyor Augustunus ama bu soru kendinden ziyade o dönemin bazı eleştirmenleri tarafından
adama sorulan "Allah'ı maksatlı bir soru" diyorlar ki tanrını zamanı yaratmadan önce ne yapıyordu abi.
Mantıklı gibi gelebilir ilk bakıştı ama Augustunus bu sorunun kendisinin yanlış kurulmuş olduğunu gösteriyor.
Zekice yaklaşıyor diyor ki bu soru önce ve sonra kavramlarını kullanıyor ama önce ve sonra zaten zamansal kavramlar.
Yani soru zamanın var olduğunu önceden var sayıyor.
Sonra da zaman yaratılmadan önce ne oldu diye soruyor. Kendicinde çelişkili bir soru olduğunu söylüyor.
Yakın zamanda sıkıntıdan Game of Thrones'u böyle oturdum baştan sonra bir izledim abi.
Diyeceksiniz ki nasıl yetişiyor oğlum bu kadar işte 4 günle bir bölüm yapıyorsun sonra kitaplar okuyorsun, kendi işin odaklanıyorsun falan ben öğretmenim arkadaşlar yazın.
Tatildeyim şu an.
Henüz daha deniz kenarı görmek nasip olmadı bu yaz ama inşallah olacak Augusta bir dönem. O nedenle de böyle stok falan yapmaya çalışıyorum sizlerden ayrı kalmamak ama Ceyla.
Neyse Game of Thrones'u izliyorum orada hep şöyle bir söz vardır. Bilirsiniz Kuzey sözü ve Kuzey'den bahsedidir.
Kuzeyliler gelir abi. Kuzeyden söz ederken Kuzey'inde Kuzey'inde olan yabaniler siz buraya Kuzey' mi diyorsunuz derler?
Yani Kuzey'inde Kuzey'inde ne var mantığı vardır? Oradan akılma geldi. Dedim ki buna benziyor biraz.
Yani birisi çıkıp işte sorabilir sana der ki Kuzey'in en Kuzey'inde ne var?
Buna benzeyen bir soru olduğu akılma geldi izlerken hemen öncesinde okulmalılar mı yaptığımdan dolayı.
Ve Kuzey kutluğunu ulaştığında artık daha Kuzey diye bir ön yok çünkü Kuzey kutlu, Kuzey yönünün kendisini sona erdiği noktadır. Aynı şekilde Tanrı zamanı yarattığında zamandan önce diye bir an yok.
Çünkü önce kavramı ancak zaman var olduğunda anlam kazanıyor.
Augustunusun cevabı şu Tanrı zamanın içinde değil, zamanın dışında zamanı aşkın bir varlık. Tanrı için geçmiş, şimdi ve gelecek diye bir ayrım yok abi.
Her şeyi tek bir ebeddiği şimdi de kavrıyor. Ve bu Tanrı'nın zamana tabi olmadığı tam tersine zamanı yaratan ve onun üzerinde duran bir varlık olduğu anlamına geliyor.
Eşeye bakın, Einstein'ın genel görelilik teorisine bakın, zamanın evrenli birlikte başladığı niyani bir bengin, sadece uzayın değil, zamanın da başlangıcı olduğunu matematiksel olarak öyle sürmüş.
Bazı fizikçi verdiği noklar bunun Augustunus'un dördüncü yüz yılda söylediği şey ile aslında çarpıcı da bir benzerlik taşıdığını fark ediyorlar.
Fizikçi Stephen Hawking bile zamanın kısa tarihi kitabında zaman ve yaratılış ilişkesini tartışırken aslında Augustunus'un 1600 yıl önce sordu soruların bir versiyonunu soruyordu.
Mesela az bilinen bir detay vardır. Augustunus'un bu ebedi şimdi kavramı var ya.
Bu Fesife tarihinde eternelizimden bir zaman anlayışının en eski köklerinden biri sayılır.
Ve bu kavram bugün bile işte fizikte bu lokavren teorisiyle tuhaf da bir paralellik taşıyor.
Bu lokavren teorisine göre abi geçmiş şimdi ve gelecek aslında hepsi eşitlericide gerçek olan şeyler.
Yalnızca bizim bilincimiz zamanı sırayla deneyimlediği için bir an hissiyoşuyoruz ama evrenin kendisi için tüm zamanlar bir bütün olarak var.
Bazı fizikçiler bu teoriyi tartışırken tarihinin tüm zamanı bir anda gördüğü fikirinin aslında bu lokavrenin dışarıdan böyle bir gözlemci perspektifiyle nasıl görüneceğine dair de eski bir sezgi olduğunu belirtiyor.
Esanat tarihine bakalım sanat konuşmadaki hiç bu bölümde Augustunus'un bu zaman akışkanlık fikri oğutaça ekonografisinde tarihi tasvir etme tarzını da yetkülüyor arkadaşlar.
Mesela Bizans ikonalarına bakın Tanrıya'da iyi sağ figürleri gelin eksel perspektif kuralarına uymaz yani zaman sal ve mekan sal mantın dışında duran bir şekilde resmedilir çünkü sanatçılar bilinçli bir şekilde zamanı ait olmayan bir varlığı zamanı ait araşlarla nasıl gösteririz sorusu ile boğuşuyorlar.
Eşimde şeye de gelmek lazım Augustunus'un asıl büyük felsefe hamdesini ki bu hamle onun neredeyse 1500 yıl sonraki bir alman filozofuna kadar bağlayacak da bir köprü koruyor.
Burada Augustunus zamanın esner bir gerçeklik olmadığını yani dışarıda bizden bamsız olarak akıp giden bir nehir gibi olmadığını öne sürüyor.
Ona göre zaman esasen zihnimizin bir işleyişi bir tasarımı şöyle diyor geçmiş dediğimiz şey aslında şu anki hafızamızda şimdi dediğimiz şey şu anki dikkatimizde gelecek dediğimiz şeyse şu anki beklentilerimize varlıyor.
Ne dedik? Üç kere şu anki kavramını kullandık yani üç zamanda aslında zihnin içinde şimdi denen tek bir noktada birleşiyor. Augustunus için çok güzel bir örnek var. Bir şiiri ya da müzik parçasını ezberden okuma örneği veriyor adam.
Bir şarkı söylerken henüz söylenmemiş dizeler gelecek gibi bekliyor zihninde söylediğin dize şimdi oluyor söylediğin dizelerse geçmiş akıp gidiyor hafızanı.
Ama bütün bu üçlü yapı aslında senin zihninin senin dikkatinin bir işleyişi şarkının kendisinde ayrı ayrı üç bölme yok.
Hepsi senin bilincinin akışında birleşiyor. Gerçekten bence metaforlarıyla harika işler yapmış bir adam her ne kadar kendinden sonra gitti dönemleri böyle bir karanla sürüklemiş olsa da bilmeden.
Çünkü müzik dinlerken de mesela hepimiz bunu hissederiz bir melodiyi anlamlı kılan şey notaların ağırlarda gelmesi değil. Aslında bizim zihnimizde geçmiş notayla şimdiki notayı ve gelecek notayı birbirine bağlayan o sürekli akış.
Bu düşünce okustunuzu aslında psikolojik zaman teorisi denebilecek bir konuma taşıyor ki bu terim kendisi tarafından kullanılan bir terim değil ama sonraki felsefe tariççeleri adamın görüşünü bu şekilde tanımlıyorlar.
Zaman dışarıda nesnel olarak akan bir şey değil insan zihninin dünyayı deneyimlememişiminin bir ürünü.
Yoksa bu iddia devrimsel çünkü antikoloj felsefezine dostlar özellikle aristoteleste zaman genellikle hareketin bir ölçüsü olarak yani nesnel fiziksel bir gerçeklik olarak ele alınmış.
Okustunuz bunu itselleştiriyor. Zamanı da bilincin bir fonksiyonuna dönüştürüyor. Ve bu görüş 18. yılı yaşayan Alman Filozof imanüel Kant'ın zaman anlayışına kadar uzanan bir çizgi çizer.
Kant saf akılın kritiye adlı ünlü bir eseri vardır ya da eleştirisi diye de bulabilirsiniz bu eseri. Burada zamanın ve mekanın nesnel gerçeklikler olmadığını söyler.
Bunlar insan zihninin dünyayı algılama biçiminin temel kategorileridir. Appriori formları olduğunu savunur.
Yani Kant'a göre biz dünyayı zaman ve mekan içinde deneyimliyoruz çünkü zihnimiz dünyayı bu çerçevelerden geçirerek alılıyor.
Yani zaman dışarda bağımsız olarak var olan bir şey değil bizim algımızın bir yapısı. Ve bu benzerlik gerçekten çarpıcı çünkü Okustunuz ve Kant arasında 1400 yıldan fazla bir zaman farkı var.
Farklı çağlar farklı dililer farklı felsefe yerine kadar ama ikisi de bağımsız olarak zamanın öznel zihnsel bir yapı olduğu sonucunu ulaşır.
Şimdi bir düşünelim, o güstü mü?
Bu satırları Milatton sonra 400 yılı civarında elinde ne bi' fizik laboratı var, ne bi' bilimsel esturman var, zihniyle iç gözlemiyle yazıyor ve ulaştı sonuç 100 yıllar sonra model felseferinde en büyük isimlerinden birinin vardı sonuçta örtüşüyor.
Aslında adam ne kadar keskin bir zihne sahip bunu da görmüş oluyoruz.
Tabi bu zaman sorgulaması, o kustunuzun felsefesini sadece bir eysel itsel bir mesele olmadığını da bize gösterir. Çünkü dostlar eğer zaman tanrının yarattığı bir çerçevedeyse ve tarihte zaman içinde akıyorsa o zaman tarihin kendisi de ilahi bir planın parçası olmalı.
O kustunuzu göre böyle. Yani bizi buraya götürür. O zaman adam bir yerden sonra hani bir eysel ruhun dönüşümünü bir kenara bırakıp kosmik ve tarihsel bir videona doğru da gidecek.
Burada bir başka eseri var onun. D-S-V-T-T-D-E-D-B-S-R. Bu eser tanrının şehri diye çevirebilir. Ya da işte doğu batıdan okuyabilirsiniz çok güzel bir eserdir.
Tanrı kenti olarak inceleyebilirsiniz arkadaşlar. Burada bu eseri anlamak için önce yazılış sebebine de bakmak lazım. Çünkü bu kitap masa başında sakin sakin yazılmış bir felsefemetini değil bir travma ya verilmiş bir cevaptır.
410 yılında dünya tarihinin akışını değiştirecek bir olay yaşanıyor abi.
Visigot Kralı var. Alarik isimli. Ebedi şehirdenen Roma'dır biliyorsunuz ki orayı yağmalıyor.
800 yıldır fethedilmemiş bir yer. Yenilmez sayılan bir Roma. Barbar bir ordunun eline geçiyor abi. Düşünün.
Bugün büyük bir dünya başkentinin aniden düşmesi gibi bir şok etkisi yaratıyor. Bu olay o dönemde.
Ve hemen sorular gelmeye başlıyor. Pagan çevrelerden. Roma diyorlar. Hristiyanlığı kabul ettiğinden beri düşüşe geçti.
Eski tanrılarımızı bıraktığımız için başımıza bunlar geldi diye bir suçlama.
Okustunuz bu suçlamaya cevap vermek için kaleme sarılıyor abi. Ve 13 yıl sürecek bir yazılm süreciyle 22 kitaptan oluşan muazzam bir eser ortaya çıkarıyor.
22 kitap. Ama bu eser sadece bir savunma metne değil. Tam tersine dostlar. İnsanlık tarihine dair. Bütün nüktü bir teolojik felsefi vizyonsunlar.
Adamın temel ihtiyası şu. Roma'nın diyor çöküşü. Hristiyanlığın başarsızlığı değil abi. Çünkü zaten dünya bir imparatorluklar er ya da geç ölürler.
Buna mahkumlar. Asıl önemli olan Ruhun kurtuluşu ve Tanrı'nın ebedi krallı. Biraz şey gibi oldu ya. Hani ateistler der ya. Tanrı yoktur.
E butciografyadaki ateistlere cevabem de bu veografyanın dini olarak İslami çevreder de şunu der. Bu kalemi kim yarattı?
Yani bunun bir sanatçısı vardı değil mi? O zaman senin de var derler ya. Bunun gibi bir savunma olmuş aslında.
Bir noktada Augustinos'un temel ihtiyası. Yani biraz böyle teolojik ağırlığı daha fazla olan ama içerisinde de felsefi vizyon olan bir eser arkadaşlar.
Tabii bu hristiyan teoloji felsefe düzeyindeki bu eseri dobatıdan okuyabilirsiniz. Ben birincisini okudum ama bu 5600 sayfalık bir eseri yaklaşık.
İlk 10 kitabı falan içeriyor. 10-11 kitabı içeriyor. Kalan kitaplar için daha henüz şey çıkmadı. Basım çıkmadı. Yani 2. kitap henüz ortada yok.
Biraz da bu son zamanlarda yakın takip aldığım kutsi Aybars Çetin Alp var. Onun da emeği olan bir kitap.
Latin liliyle uğraşan bedia demirişinde katkısı vardır bu kitap da yazarın belirttiğine göre.
O yüzden iyi bir kadroda arkasında var bu kitabın. Okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum.
Şimdi Augustinos felsefe tarihinin de en kalıcı metaforlarından birine de kuruyor. Bu noktada 2 Kent Metafor.
Bir tarafta Tanrı Kent var. Bu Tanrı sevgisiyle yaşayan ruhani değerleri öncelik veren Ebedi Kurtuluş'a yönelmiş insanların oluşturduğu manevi bir topluluk.
Diğer tarafta yeryüzü Kent var. Sivitas terena. Bu da kendini sevmeyi, gücü, zenginliği, dünyevi zaferi öncelik olarak gören insanların topluluğu.
İşte bu 2 Kent fiziksel olarak ayrı yerlerde değil. Aynı dünyada aynı şehirlerde hatta aynı aile de bile içi çay aşıyorlar.
Ama değerleri ve nihaya amaçları bambaşka. Abi düşünün aynı şehirde yaşayan 2 insan.
İkisi de aynı sokaklarda yürüyor. Aynı pazardan alışveriş yapıyor. Ama biri her kararını ya bu bana ne kazandırır sorusu ile alıyor.
Diğeri bu Tanrı'nın istediği bir şey mi sorusu ile alıyor.
Fiziksel olarak aynı mekanda var. Ama ruhsal olarak bambaşka farklı Kentler de yaşıyorlar.
Ogistunus'a göre insanlık tarihi de bu iki Kentin bu iki değer sisteminin sürekli çekişmesinden içiçe geçmesinden oluşur. E tarihin nihaya amacı Tanrı Kentin'in zaferle sonuçlanacağı bir noktaya doğru ilerlemek.
Devrimsel bir tarih anlayışadır bu. Çünkü antik dünyada tarih genellikle biraz böyle döngüsel olarak görülen bir şey.
Mediniyetler yükselir, çöker, tekrar yükselir. Tekrar çökerler, tekrar yükselirler. Bu döngü hiç bitmeyen bir çevirim gibidir.
Ogistunus'a tarihi doğrusal amaçlı bir yön verir. Yaradalıştan başlar, kıyamete kadar uzanan bir anlamı ve nihayı bir hedefe olan bir süreç olarak.
Şimdi bu doğrusal tarih anlayışı bütün batı düşüncesinin hatta seküler ilerleme fikirlerinin bile temelinde yatan bir kalıp haline gelecek.
Modern zamanlarda bile tarih ilerliyor düşüncesinin kökleri buraya kadar uzanır aslında bir bakıma.
Şimdi Ogistunus'tan daha önce de yeni pilav tonculuktan aldığı bir tohumu nasıl olduğunu açtırdığında görmek lazım, kötülük problemi.
Abi bu felsefe tarihinin en eski, en zorlusurlarına biri biliyorsunuz. Eğer Tanrı hem her şeye kayadır hem de mutlak iyiyse kötülük nasıl bağır olabilir.
Ogistunus buna diyor ki "Privat yok, bonin işte. Kötülük diyor, bağımsız bir varlık, bağımsız bir güç değil, iyiliğin bir eksik değil, bir yoksunluk hali."
Yani yeni pilav tonculuktan alıyor, bunu kopyalıyor.
Şimdi karanlığı düşünün, bunu o bölümünde de örneklendirmiştim.
Bağımsız bir madde değildir, karanlık, ışığın yokluğudur. Sen bir odaya karanlık da olurabilir misin abi?
Sadece ışığı söndürürsün ve geriye kalan boşluğa karanlık deriz.
Yani ışık azaldıkça karanlık oluyor. Aynı mantıkta, Ogistunusla da kötülük böyle işler, iyilik azaldıkça, yani iyiliğin eksikliğinden kötülük duvar.
Tanrı hiçbir şey kötü olarak yaratmadı der. Her şey aslında bir derece iyilik taşıyarak yaratıldı.
Ama yaratılmış varlıklar bu iyilikten uzaklaştıkça, o yeni pilav tonculukta birden, yani tepedeki o bir kavramından uzaklaştıkça, özünü kaybeder.
Ortaya çıkan boşluğa da biz kötülük deriz, derkendileri. Yani manici geçmişinden tamamen kopuşunu da simgeler budurum.
Hatırlarsanız, manicilik kötülüyor ayrı bir madde, ayrı bir güç olarak görürdü. Ogistunus bunu tamamen tersine çevirmiş.
Tabi tek başına değil, yeni pilav tonculuktan hareketle yapıyor bunu ve tabi ki de yeni pilav tonculukla birlikte de pilavtona bakarak söylüyor.
Şimdi dostlar, artık kapanış yapacağız. Yani inanç ve akıl sen tezinden, aydınlanma öğretisinden, zaman felsefesinden iki kent vizyonu kötülük problemine baktık az önce.
Bir bütün olarak ortaçağın felsefi zeminini oluşturan şeyler bunlar. Bu düşünce akımları.
Ogistunus sen sonraki bin yıl boyunca, batı düşünce dünyası bu adamın attığı temeller üzerinde inşa ediliyor.
O yüzden bu felsefes her yerinde aslında belli bir böyle barajdır kendisi. Benim için Ogistunus'u bilmek önemli.
Bilmeden bundan sonraki şeyleri anlamamız mümkün değil.
13.00 yılda aku inalı Thomas çıkıyor, Thomas Aku inas, Aristoteles'in mantığını yeniden keşfederek sistemik bir teoloji kuruyor.
Şimdi onun bile summa teoloji kağıt adlı muazzam eseri, Ogistunus'un açtığı o temel soruyor.
İnançla akıl nasıl bir arada yaşayabilir sorusunu farklı bir dille yeniden yanıtlamaktan ibarettir bir bakıma.
Zaten mesela bu Thomas Aku inasa ne diyebilirim ki ben abi. Adamlar Aristoteles'in felsefesini muazzam ölçüde yanlış sorumluyorlar, kendi dogmalarını oyluruyorlar.
Saf bir eleştirir, sorgulama yerine dini otoriteyi meşrulaştırmak için değişmez doğrular, dogmalar olarak kullanıyorlar. O yüzden de ne yazık ki Aristoteles'in mantığını kendilerince iyi püktüklükleri için Aristoteles birçok çerçevede sevilmeyen biri olarak kalmıştır.
Ne yazık ki? Avrupa Aristoyu, İbn Rüştden öğrendiği'ye düşünün gerçek Aristoyu.
Kör bir otorite söz konusudır. O der, Aristotelen bahseder. Söyledi işte öyleyse doğrudur. Böyle bir mantık söz konusu, Ariston'un yazıklarının ardındaki gizli anlamları çözmeye çalışıyor var.
Söyledikleri tartışılmaz kabul ediliyor. Tabii bu Aristoda gözleme mantığa da yalı evren vardır biliyorsunuz ki bunlar katolik teolojisiyle zorla harmanlanıyor.
Böyle kafasına vura vura harmanlıyorlar bu anlayışları. İnanç ve akılı tek botoda eritiyorlar ama dikkat edin. Bizim eleman, Augustine ustandolayı ne oluyor abi?
Fesef'e mantık bu tür şeyler ikinci tarafa atılıyor. Yani bir araç yapılıyor.
E dünya merkezli, duran bir evren modeli vardır Aristoteles'in.
Tanrı der, evreni insanın merkeze aldı. Bunu Aristoteles mi diyor? Hayır, bunu hristiyanlık diyor.
Aristoteles'in bunu, bu mantığını kullanarak bunu diyorlar. Bununla bileşturuyorlar.
Astronomi de gerçek gelişmeler yüzyıllar boyunca öteleniyor.
Bilim yok abi, üretilmiyor. E dinamik fizide yanlış okuyorlar.
Diyorlar ki hareket ve fizik üzerine işte dinamik prensipler ortaya koyuyorlar, Aristoteles.
Kilisi âlimleri çıkıyor diyorlar ki. Biz bunu mistik şekilde yorumlayalım.
Mesela işte nesnelerin düşüş hızlarının ağırlıklarıyla ilgili olduğunu biraz basitleşturuyorlar.
ve kalim.
Lila, Galilayon'un deneylerine kadar da bu yanlış kabul görüyor.
Yani batı kendi kaybettiği değerlerini araplar sayesinde
en rüz İslam alimlerinin çevirileri yorumları üzerinden öğreniyorlar.
Kadir'in cilve sahibi tutup da araplar, bu çevirileri modomot yapıyorlar.
Dedim ya hani her şeyi çeviriyorlar.
Fikir ayırı da etmeden başka dünyalarda öyle değil abi onlar seçerek çeviriyorlar.
Bizimkiler, bizimkiler dediğim işte Iber yerim adasındakiler, Ibnir Rüşt gibi düşünürler.
Her şeyi çevirmişler.
Bu adamlar tutup da ya şurasına, Eyip şurasına, büksem benim yorumlarımı gerçekmiş gibi göstersen kim bilecek abi?
İşte o yüzden Avrupa'nın bu gün ki düşünürleri yatıp halkıp araplara
endülüs İslam alimlerine dua ediyorlar.
Neyse dostlar, biraz uzunca bir bölüm oldu.
İşte kartacadaki hedonist gençten başladık, Milano'daki bahçede ki dönüşümüne gittik.
Oradan zamanın duasını sorgulayan filozof oldu.
Roman'ın küllerinden bir tarif feysefesi çıkaran düşünür oldu.
Bu muazzam yolculuğun sonuna geldik nihayet.
Ogistunuz bize şunu öğretiyor.
Bir insan en karanlık ara işlerinden, en derin şüphelerinden geçerek de en aydınlık düşüncesislemlerini kurabilir.
Ben bunun aydın bir düşüncesislem olduğunu söylemiyorum, itti ayetmiyorum.
Anlamamız gereken mesajı söylüyorum arkadaşlar.
Çünkü hakikate giden yol bazen dolan başladır.
İşte bazen acılıdır ama her zaman anlamlı bir yolculuktur.
Evet dostlar, sekizinci gün 25. saatte bir bölümün daha sonuna geldik.
Ben Fırat beni takip etmeye devam edin.
Taharihin böyle gizemli koridorlarında felsefe serisinde ayrı bir şekilde ilerleyeceğiz.
Daha çok hikâye var, daha yolun başındayız da bir daha 20 bölümü tamamlamadık Hedef 100 bölüm.
Beni bu seride yalnız bırakmadığınız için teşekkür ederim, bırakmamaya devam edin lütfen.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, kendinizi iyi bakın, sağlayacakla kalın.
Podcast Summary
Key Points:
Augustinus, hedonist bir gençlik döneminden sonra manici felsefeye girmiş ve içindeki boşluğu, karanlıkla savaşmaya başlamıştır.
Akademik şüpecilik ve yeni Pilatonculuk felsefesiyle karşılaşarak, kötülüğün bir eksiklik olduğunu, madde değil, iyilikten uzaklaşmanın sonucu olduğunu anlamıştır.
Zaman felsefesi ve "iki kent" metaforu gibi düşüncelerle, tarihin doğrusal bir ilerlemesi olduğunu ve Tanrının ebedi kurtuluşunu hedef aldığına inanmıştır. Ana noktalar Felsefe serisinin bu bölümünde, Aziz Augustinus'un hayatı ve düşünceleri ele alınmaktadır. Augustinus, gençliğinde kartacada hedonist bir yaşam sürmüş, ardından manici felsefeye girerek iç boşluğunu, kötülüğü dışa koşmakla birlikte dengeler. Bu süreçte akademik şüpecilik, ona her şeyin kesin olmadığını, bilgiyi sorgulamaya zorlayan bir düşünceyi sunar. Ancak bu, onu bir daha sakinleştirmek yerine, daha derin bir düşüncenin nedeniyle kırılganlaştırır. Yeni Pilatonculuk felsefesiyle, kötülüğün bir eksiklik olduğunu, iyiliğin eksikliğinden kaynaklandığını ortaya koyar. Bu düşünce, tanrının maddi olmayan bir varlık olduğunu, zamanın da zihin içinde bir yapı olduğunu ifade eder. "İki kent" metaforuyla, ruhsal olarak iki farklı değer sistemi (Tanrının kenti ile dünyevi kenti) arasındaki çatışmayı anlatır. Bu, tarihin doğrusal bir ilerlemesi olduğunu ve sonunda Tanrının kenti ile kurtuluşun gerçekleşeceğini gösterir. Augustinus'un felsefesi, ortaçağın felsefesinde temel oluşturur. Akıl ve inanç birbirini tamamlar, zaman ve karanlık, zihnin işleyişi olarak değil, dış dünyada bir gerçeklik olarak görülür. Bu düşünce, 13. yüzyılda Thomas Aquinas gibi filozoflara iletildi. Fakat Avrupa, Arap çevresindeki çevirmeler sayesinde bilimsel ve felsefi gelişmeleri alır. Bu, felsefede doğrudan bir dönüşüm ve ortaçağın felsefi temellerinin kurulmasını sağlar. Augustinus'un hayat hikayesi, bilgi, inanç, zaman, kötülük ve tarih felsefesi gibi temel konuları bir araya getirir. Psikolojik, felsefi ve tarihsel boyutlarda bir topluluk olarak etki eder. Bu, sadece bir kişisel dönüşüm değil, bir kavramsal sıçrama olarak değerlendirilir. Aşırı bilgi bombardımanının etkisine rağmen, insanın her şeyi bilmesi gerektiğini reddederek, güven ve sorgulama arasındaki dengenin öneminin vurgulanması yapılır. Sonunda, felsefe ile inanç, her şeyi bir araya getiren bir sistem olarak, "insanın kendi iç dünyasını açıkça anlayıp, Tanrının varlığını bir zihinsel süreçle tanımlayabilmesi" anlamına gelir.
Summary:
FAQs
Augustinus, MS 354'te Kuzey Afrika'da doğan ve Hristiyan felsefesinin en büyük mimarlarından biri olan bir filozoftur. Gençliğinde hedonist bir yaşam sürerken, sonradan Hristiyanlığa dönüşmüş ve Batı düşüncesini derinden etkilemiştir.
İtiraflar, MS 397-400 yılları arasında yazılmış, dünya edebiyatının ilk otobiyografilerinden biri kabul edilir. Augustinus bu eserde Tanrı'ya doğrudan hitap ederek iç dünyasını dürüstçe açıklar ve bu yönüyle modern psikoloji ve günah çıkarma pratiğine öncülük eder.
Augustinus'a göre inanç ve akıl birbirinin düşmanı değil, tamamlayıcısıdır. 'Anlamak için inanıyorum' ilkesiyle, önce inancın bir temel güven sağladığını, sonra aklın bu inancı derinleştirdiğini savunur.
Augustinus'a göre zaman nesnel bir gerçeklik değil, zihnin bir işleyişidir. Geçmiş hafızada, şimdi dikkatte, gelecek ise beklentide vardır; zaman Tanrı tarafından yaratılmıştır ve Tanrı zamanın dışındadır.
Augustinus, kötülüğün bağımsız bir güç olmadığını, iyiliğin eksikliği veya yoksunluğu olduğunu savunur. Manicilik'ten farklı olarak, kötülüğü maddi bir karşıt güç olarak görmez.
Tanrı'nın Şehri, Roma'nın 410'da yağmalanmasına yanıt olarak yazılmıştır. İki kent metaforuyla (Tanrı Kent ve Yeryüzü Kent) insanlık tarihini, değer çatışmalarını ve ilahi planı açıklar.
Chat with AI
Loading...
Pro features
Go deeper with this episode
Unlock creator-grade tools that turn any transcript into show notes and subtitle files.