Bu podcast bölümünde antinatalizm felsefesi derinlemesine ele alınıyor. Sunucu, öncelikle doğurganlık oranlarındaki dramatik düşüşe dikkat çekiyor; Türkiye'de doğum oranlarının 1960'lardan bu yana hızla azaldığını ve nüfusu sabit tutmak için gereken 2.1 seviyesinin altına inildiğini belirtiyor. Ancak asıl konunun bu istatistikler değil, çocuk yapmanın ahlaki bir sorun olup olmadığı olduğunu vurguluyor. Tarihsel olarak Thales'ten Schopenhauer'a kadar uzanan kötümser düşünürlerin görüşlerini aktarıyor; Schopenhauer'ın irade kavramı ve yaşamın tatminsizlik dolu olduğu fikri üzerinde duruyor. Budizm'in acı anlayışı ve dinlerin çelişkili tutumları da tartışılıyor; özellikle cehennem inancı olan birinin çocuk yapmasının riskleri sorgulanıyor. Modern antinatalizmin en önemli ismi David Benatar'ın "acı asimetrisi" argümanı açıklanıyor: Acının yokluğu her zaman iyidir, ancak zevkin yokluğu kötü değildir; bu yüzden var olmamak var olmaktan daha iyidir. Sunucu, insanların polianna etkisi ve iyimserlik yanlılığı nedeniyle bu gerçeği göremediğini savunuyor. Sonuç olarak, antinatalizmin soyun tükenmesini şart koşmadığını, ancak acıyı azaltma potansiyeli açısından ciddi bir felsefi duruş olduğunu ifade ediyor.
[MÜZİK ÇALIYOR] [MÜZİK ÇALIYOR] 18 milyon yapı krediliği bir adım önde. Henüz onlardan biri değil sen, bir adım at, yapı kredi mobiliğindirip hemen müşterimiz ol. Detaylar yapı kredi kompte yere edey. [MÜZİK ÇALIYOR] Merhaba Sevgili Fırarızlar. Günlerdir birçok iyi meyra alıyorum. Yok efendim kredi kartı borcunuzun niye ödemediniz? Yok Nijariya'da 30 milyon dolarım kaldı yardımcı olun. Sizden gelen imallerde var tabi arada. Onlarda çocuk konusuna değinmemi istiyorlardı. Ben de şakasına dedim ki, "Şimdi ilk daha yeniyim." Hele çocuğuna altını bir yüsköz, iki yüz kez değiştireyim de o zaman ahkem keserim. Vallahi iki yüzü geçtik bile. Hatta geçen gün, kaner temin zıçan adam karikatürleri vardı zamanında. Onun gibi bir saldırı altında kaldım. Gecenin bir vakti bez değiştirikken ama matiksteki nevom isali, resmen olan bir tane ağır çekimde görüp zamanında müdahalelerle bir facaaya yönledim. Dedim ki ben artık hazırım. Ama ben neden çocuk yaptımı daha sonra anlatacağım biraz tersten gidelim. Bugün antinateliz mi? Yani çocuk yapma mının felsefesini konuşacağız? Hatta daha geniş anlamıyla bilinçli varlıklar yaratma mının felsefesi diyebiliriz. Çünkü antinatelizme göre, var olur, muhtemelen hem o varlık için kötü, hem çevre ve toplum için, hem de ebeve inler için. Acı çekmesi ve acıya neden olması kaçınılmaz bir varlığı neden yaratıyoruz ki? Otostopçunun galaksirehperin de şöyle diyordu. Her şeyden önce evren yaratıldı. Bu bir çok insanı kızdırdı ve kötü bir adım olarak görüldü. Birkaç trendle başlayılmış. Tüyke göre, 2020 yılındaki doğurganlı kızımız, yani bir kadının 15,49 yaşarası doğurabileceği ortalama çocuk sayısı bir nokta 76. Sadece 20 sene önce 2.38 idi. 1.20 sene daha geriye gidersek 1980'e yani 4.4. Ondan da 20 sene öncesinde 6.3. Bu inanılmaz bir değişim. Yani 1960'lardaki doğum oranı sabit kalsa, nüfus bir nesil içinde 3'e katlanacaktı. 1980'e kalsa 2'e katlanacaktı. Şu anda ise nüfusu sabit tutmak için gereken 2.1 doğum limitinin altındayız. Sadece güney doğdaki iller bulimetin üstündeler. Onları çıkarsan herhalde abiye ortalaması olan 1.5 bulacağız ya da çok yaklaşacağız. Başka yerlerde de böyle dramatik değişimler var ve olacak. Bugün mesela Japonya'nın nüfusu neredeyse 13 milyon fakat bu 100 yılın sonunda, yani benim kızın yaşladığında diyelim, Japonya nüfusu 50 milyona düşecek. Çin de 1.94 milyardan 730 milyona. Nijaryanın nüfusu çiğne geçmiş olacak yani. Dünya genelindedir nüfusun 11 milyar seviyesini ulaştıktan sonra düşeceği öngörlüyor. Bu değişimlerin biolojik bir sebebi yok. Yani yapay yiyecekler yüzünden kısırlık oranı artıyor filan böyle şeyler yok. O olsa bile bu kadar etk etmiyor. Eğitim seviyesi artıkça asıl, toprağı bağlı yaşam azaldıkça ve doğum kontrolü yaygınlaştıkça doğum sayısı da her yerde düşüyor. Bu na paraları olarak yapılan doğumlarda daha geçerçta yapılıyorlar. Benim ananem ilk çocuğu, 15-16 yaşlarında doğurmuştu. Bu senet Türkiye'de ilk doğumunu yapan kadınların ortalama yaşın neredeyse 27. Şimdi bunları felaket tehlallığı için anlatmıyorum yani insanlığın soyunun kurumasına daha çok var. Zaten bu trendler de birer kehanet değiller, mevcut gidişatı gösteren şeyler sadece. Ama büyük ihtimalle bazı devletler doğurganlığı teşvik edecek politikalar uygulayacaklarından gidişatlı değişebilir. Mesela Çin tek çocuk politikasını 2015'de tamamen bıraktı. Ondan sonra da baktılar o da yetmiyor. Üç çocuğa kadar izin verdiler. Büyük ihtimalle bu da kurtarmayacaktır mu? Çünkü içinde de hayat pahalı taşıyor. Yani bu politikalarında net etkisi belli değil ama herhalyük yerde bariz biçimde insanlık giderek daha az yürüyor ve ürememe sebeplerde değişiyor. Ama gerçek antinatalizm bu değil. Antinatalizm çocuk sahibi olmamak değil çeşitli sebeplerle, çocuk sahibi olmayı ahlarken sorunlu görmektir. Hatta var ulaşan negatif değer atar. Hiç var olmasaydık daha iyi gider. Bu yöndeki argümanlara geçmeden önce bir dakika lık saygı duruşunda bulunmayı öneriyorum. Çünkü tarih boyunca popüler olmamaya mahkum bir görüş varsa o da bu olmalı. Yine de insanlar korkmayı bunu savunmuşlar helal olsun. Yani biz bir şey için programlanmış sak o da üreme konmalı. Ve buna karşı bir felsefe oluşturmak gerçekten cesaret işi. Peki kim bu cenga verler? Valla antinatalizforumlara bakınca bu işin ta talese kadar dayandırıldığını gördüm. Bu çay yapılan bir alıntıda neden çocuk yapmadığı sorulunca çocuklar için endişelen diyimden dediği aktarılıyor. Ama bunu farklı şekillerde yorumlamak mümkünz. Aten bu alıntıda puyut art tarafından yapılmış. Ama başka kaynaklarda adımın evlenip aslında çoluk çocuk sahibi olduğu bile yazıyor. Bizim çağlara doğru biraz daha ileri sararsak bu çevrelerde adı daha da sık anılan bir kişi var. O da Chopin Hağır. Chopin Hağır çocuk yapmayı aileksızlık olarak gördüğünü açık açık söylemedi. Ama var ulu şakkındaki genel kötüm serliği onu alanın öncelerinden kılmış bir şekilde. Atırlayalım ne diyordu? Dünya da gördüğümüz şeyler tekil olan asıl gerçeğin farklı temsilleridir. Hiçbir zaman algılayamayacağımız zaman ve mekanın dahi ötesinde bulunan bu asıl gerçekle irade diyor. Hiçbir amacı, bilinci, hiçbir şeyi olmayan bir güç bu irade dediği. Biz aslında onu ihtiyaç doyumsuzluk ne bileyim tatmin sizlik olarak anlayabiliriz. Daha anlamlı olur bizim için. Hayat canlıları bir türlü doyuramayacakları ihtiyaçlara mahkum ediyor. Yani hayatınızı güzel sansınız bile her an bu iradenin kölesisiniz. Sadece sanat, bu kölelikten geçici bir kaçırsa alıyor. Baş yapıdının ciddi bir kısmı sanat hakkında zaten. Çocuk yapmak ona göre eksisi artısını geçen bir süre ekstra iş yığını demek olduğundan sanata ayrılacak vakitten de çalıdım şoluyor. De im yerinde ise sürekli olarak platonun marasında acı yetiştirmenin zahmetine odaklanmasının ana babalar için aslında rahatlatıcı bir yöne var. Çünkü sürekli bu işin pozitif yönü pompa anırsa sürekli bir mucize olduğundan denvurdursa çocuğun. Kaçınılmaz olarak bezip bıktığınız anlarda bir iççelişki yaşayacaksınız. Kendinizi kötü veya yetersiz bir ebeveyn olarak göreceksiniz. Hayır diyor şopener. Bu iş bir eziyet, bu kadar tatmin sizlik doluysa, bırak çocuk yapmamayı niye intihar etmiyoruz? Ki gene olarak ne zaman antinatelizm yakın bir bakış açısı görürseniz intihar, kürtaş, cinayet üç yüzü hakkındaki yansımalarına bakmanız lazım. Biz de bakacağız birazdan. Şopener intiharı iradeye karşı bir yenilgi olarak yorumluyor. Hayatımıza sonlandırmanın iradeye bir etkisi olmuyor çünkü. Benliğimizi aşmak, aslında her şeyin bir olduğunu anlamak, irade ancak bu şekilde yenidir diyor. Bu tabii şopener'ın doğu felsefelerine düşkünlüğünü yansıtan bir çizgi. Bütün dinler arasında insanın varuluş acısına ve tatmin sizliğine belki de en çok önem veren din olan bu dizimdeki merkezi amaç insanın nefsine hakim olması mutsuzluğunu azaltması ve sonunda diğer şeylerden ayrı bir tatmin sizlik. Bu dizimin dört temel öğretisinden 4 Nobel Trude Stenen dört temel öğretisinden ilki zaten bu acı hakkında şöyle diyor "Dolum acı çekmektir, yaşlanmak acı çekmektir, hastalık acı çekmektir, ölüm acı çekmektir, sevdiğiniz şeylerden ayrılmak ve sevmediklerinizde buluşmak acı çekmektir her şey acıdır yani. Ema de böyle hiç yaşamasaydık daha iyi deyilme. Benlik algısı baştan oluşmamış olacaktı varacağımız sona varmış olacaktık ve acı da çekmiyoruz o arada ne güzel. Hatta bu görüşü biz evrene dahi uyarlayabiliriz çünkü evren de ölüyor. Doğdu andan itibaren ölüyor. Entropi de dinçeyi evrenin yaşlanması. Şimdi bu dizmini de şopen ağrında antinatarist olup olmaması birazcık yormak almış. Özellikle de bu dizmin çeşitleri oldu ve değiştiği düşünülürse ama şunu unutmamak lazım. Bu dizmin bir diğer temel kavramda sürekli doğuştur ve bu doğuş döngüsü insanlarla sınırlı değil. O doğuş olmasa tekan bir şansı insanlık bugün doğum yapmayı durdursa yani reyan karnasyon döngüsündekiler ne yapacaklar, kedik öpek olarak gelip şopen ağrına o irade dediği şeyin daha da fazla kölesi olacaklar. Zaten bu danın da çocuğu vardı. O yüzden de benim bildiğim kadarıyla bu dizimde çocuk yapmak veya yapmamak hakkında kesin bir görüş yok. Öte yandan bu bahaneyle biraz da diğer yaygın dinlere bakmak kafa açıcı olacaktır. Hemen her din de ruhpansınıfının elitleri için çocuk yapmak güzel tiliyor. Sext kilili bir şey çünkü. Baakire rahi belik diye bir kavram var. Vestal Virgin bir kurumdu Hristiyanlık öncesi Roma'da. Hristiyanlıkta da Meryem Ananın bir baakire olması üstünde ısrarla duruyor sürekli buna vurgu yapılıyor. Ama aynı dinlerin kitaplarında genel halk için yüreği bir çoğalma emrediliyor. B.F.F.F.F.L.N. Maltıklay dergene ses kitabında mesele. Yani bol bol meyve yin ve çoğalın. Arkadaşlar İngilizceyi benden öyleden bir yakınız yokturum varım. Şimdi bir çok antik yunan şehrinde Roma'da orahibeler dışındakilerin evlenmemesi. Cinsellikten elini ayağını çekmeleri selibesi denen şey. Bildiğin suç olarak yargılanabiliyordu. En azından teori de yani bunun pratikte kiğansım alır pek kayda geçmemiş. Ama böyle bir suç var yasada. Zaten tanımı intibarıyla çocuksuzluğu tembihleyen bir din veya bir toplum veya bir ideoloji neyse artık o hayatta kalamaz. Ya da fazla yayılamaz. Ama ben konuyu buradan antinatarizme bağlamak için daha iyi genç bir yol öneriyim size. Cehennem. Bu inancı sahip birinin aile kenara.
Çocuk yapmaması gerektiğini öneriyorum. Çünkü o çocuğunun hayatın ne kadar rahat içinde geçerse geçsin, öldükten sonra belki uzun bir sürelinle belki de ebediğen ya cennete gidecek ya da cehenneme iki tane şansı var. Bu kadar tamamen size bağlı değil. Sonuçta ne kadar iyi bir anne baba olursanız olun çocuğun kendi seçimleri oluyor. Daha size size ölene kadar son derece erdemli bir hayat yaşayan bir çocuk, size öldükten sonra kötü yol asapabilir. Bu şartları altında, gelecekte cehenneme gideceğini bildiğiniz bir çocuğu dünyaya getirir miydiniz? Herhalde çoğunuz hayır diyecektir ben hayır diyorum en azından. Aslında bu senaryonun bir benzerine hali hazır da hayır diyoruz. Yani şöyle düşünürsek genetik bir bozuklu olduğu için hayatı boyunca acı çekecek bir çocuğu, kürtaş ile aldırır mıydınız? Bunun sorunca çoğunluk aldırıldım diyor. Üstelik kürtaşı evet demek çocuk yapmaya hiç girişmemekten çok daha sorunlu bir nokta alarken. Ve o çocuğun potansiyel olarak çekeceği acı da hayatıyla sınırlı yani cehennem acısının yanında pek lafı geçmez. Yani demek istediğim bu senaryoda çocuğu aldırıldım diyorsak önceki sorma hala hala hayır cevabı vermeniz lazım. Bir tane daha fark var tabii iki senaryorasında genetik bozukluğun çocuğun suçu olma ihtimali yok. Ama dinlerde günahlardan insanlar sorumlu. Tabii bu sorumluluk meselesi apayra bir tartışma yani genetikti, epe genetikti yetiştirmeydi sosyokül türel şartlarda o ülkenin şanstı, bu tip faktörler dururken çocuğu cehennemde cezalandırmak zaten sorunlu bir başlangıç noktası birçok din için ama burada o çocuğun o cezayı hak ettiğini varsayalım. Benim asıl odaklanmanızı istediğim nokta haktan huktan ziyade acı. O çocuk kaderinden yüzde yüz sorumlu olsa da olmasa da tartışılmaz gerçek şu ki eğer siz onu dünyaya getirmezseniz geleceğindeki bu acıları yaşamayacak. Dünyadaki toplam acıdan birazcık olsun azaltma şansınız var. Bu şansı kullanır mısınız? Evet bunu bilsem o çocuğu yapmazdım diyenleri sorayım. Tek çocuk ve yüzde yüz cehennem senaryosunu birazcık sulandıracağız. Diğerim iki çocuğunuz olacak ve bir tanesi cehenneme gidecek. Hangisi bilmiyorsunuz ama biri kesin gidecek. Şimdi o iki çocuğu da doğurmamazlık eder misiniz? Yani biri akıl almaz acılar çekmesin diye cennete gidecek olan kardeşinin elinden ebedi mutluluğu ve huzuru alır mıydınız? Eğer cehennem inancım olsaydı benim böyle eyleyeli bir durumda ben yine çocuk sahibi olmamayı seçerdim. Birinin sonsuz mutluluğu çünkü diğerinin sonsuz acısını dengelemiyor. Hiçimdeki aylak pusulasına göre. Ama şimdi biz argümanı iyice sulandıralım. Erkek olduğunuzu ve dağısı bir padişah olduğunuzu hayal edin. Hayatınız, bonca yüz çocuk yapacaksınız. Hiçbir bu dünyada açılık hastalık çekmeyecek. Hatta var ulu şacısı bile çekmeyecekler. Çünkü biraz yüzeysel olacaklar diyelim. Öldükten sonra da 99'u cennete gidip balakan ırmaklarda rafting yapacaklar böyle kaymaktan yapılma botlarla. Ama elinizi alıp sevdiğiniz o bebelerden bir tanesi cehennemde akılanmaz acılar çekecek. Kaçışı yok. Şimdi nedir cevabınız? Aslında bir padişah olma varslayımına da gerek yok. Zira yukardaki sorunun kapsamını bir nesildesin lirlamak zorunda değiliz ki. Tek bir çocuğunuz olsa dahi o çocuğun torunları olacak, onların torunları olacak. Birkaç nesil içinde en azından bir kısmının akılanmaz acılar çekeceği bir soyacı eratmış olacağız. Hatta bununla da kalmıyor. Şu an yaptığımız muhasebenin de sorumluluğunu o çocuklara yükmüş oluyoruz. Tüm dertlerini yanında bir de antinatalizim yüküyle uğraşacaklar. Evlat ben gereğini yapamadım. Sana kalmış artık bu şanlı şerefli fularsız ailesini soyunu kurutmak. Tüm bunları oku dinle ve kararını ver. Hadi aslanım beline zayıflık. O mele sıbırakıp gidenler kısa hikayesini herhalde bu podcast de en az beş kez referans vermişimdir daha önceden. Yine vereyim çünkü tam oradaki muhabbet. Tüm şehrin refahı ve mutluluğu, cumurbaşkanlığı köşgünün bodrum katında bir yerlerde işkence gören bir çocuğa vahalı. Herkes bu ihtimali bile bile kendi çocuğunu doğuruyor ve piyangoya katılıyor. Yine bunun herhalde kürtaş versiyonu şöyle olurdu. Hamilelik sırasındaki teslerde genetik bir soruna rastlamıyorsunuz. Doğuracaksınız yani ama teslerimizde yüzde yüz isabetli ve kapsayıcı değil. En ideal hamilelikte bile bir risk var. Tüm olası ciddi sorunların riskini toplasan, işte demek ki gibi yüz bebekten birisi ikisi kötü bir kadere mahkum olmuş olacak. Her seferinde piyango çekiyoruz. İşte bu belirsizlik, bir ihtimal cehenneme gidecek bir bilinci dünyaya getirmenin belirsiz değil çok acayip. Mantıkken durum kötülük probleminin bir benzeri. Sadece tanrı yerine biz varız. Yani eğer iyi bir tanrı anlayışı ve bunca acı dolu bir yaratılış çelişkili ise iyi bir ebeveğin anlayışı da bunlarla çelişkili olur. Fakat şu da var ki, bir stür olarak iki önemli etki altındayız. Birincisi polihana etkisi yüzünden, yaştılığımızda kendi hayatımızı gözden geçirdiğimizde geriye bakıp onu gerçekte olduğundan çok daha pozitif olarak hatırlıyoruz. İkinci size belirsiz durumlarda geleceği dair anlamsız bir imsihlik duyuyoruz. Yani somut bir telikye varsa ona aşırı duyarlayız evet. Ama mesela küresel ısınma gibi belirsizliği yüksek olan uzak hissedilen riskleri pek umursamıyoruz. Cihennemin ancı da bundan nasıl birine alıyor. Bir sürü insanın cehenneme gideceğini biliyoruz. İnan anlara çesinden konuşuyorum ama bunun kendi başımıza ve özellikle de çocuklarımızın başına gelme ihtimalini hiçes ayıyoruz. Ve bu acı ihtimalini ortaya koyan aynı inançlar bir yandan da işte bir fruitful and maltuplar ediyor veya kadınlar tarlalarınızdır, ekintoprağınızdır, öylece girin diyerek üremeyi salık veriyorlar. Ne olayısıyla bir bir ister çeliş gibi ortada. Mesela ya dinler açısından bakmak faydalı çünkü modern argümanları anlamıyı kolaylaştırıyor bu. Yani cehennem cennet bedirsizliğini çıkarıyoruz. Onun yerine hayatımız boyunca yaşayacağımız acı ve mutluluk dengesinin bedirsizliğini koyuyoruz. Aynı soru ahiretiğindenca olmayanlara da çok ufak bir değişiklikle sorulabiliyor. Bu noktada işi bu dizimden ve şopena ardende kötümser bir noktaya çekmek mümkün. Naturalist bir bakış açısıyla denilebilir ki. Birinci fazla gelişmiş varlıklarız. Bu evrimin bir kazasıdır. Bir gün öyle cehennemizin farkında olmamamız lazımdı. Bu yeterince moral bozucı değilmiş gibi hiç tanımadığımız bireylerin de acılarına ve ölümlerine üzülmek kapasitemiz var. Yakınlarının ardından yastutan hayvanlar da var. Ama belki de sadece biz büyük harfle başlayan ölümü yani her canlının kaderi olan o kavramı anlayabiliyoruz. Hadi diyelim ki kendi köşemizde sessizsakin münzebi bir hayat yaşadık. Akşamları kafamızı göğe kaldırdığımızda o manzara bize neyi hatırlatacak evrenin akıl almaz büyüklüğünü, zamanın akıl almaz genişliğini. O kadar büyük ölçeklerden haberdarız ki evren şimdikinin bin de bir yaşında ve bin de bir büyüklüğünde olsaydı bile yine akıl almayacak kadar yaşlı ve büyük olacaktı. Bu da insana bir huzursuzluk veriyor. Biz anlam sız bir evrende anlam adaletsiz bir dünyada da adalet arıyoruz. Bunları bulamadığımız için de toplumsal ve bir eysel ölçekte bazı savunma mekanizmaları geliştirmişiz. Ya bunları fazla konuşup düşünmüyoruz. Ya tutunacak başka değerler inşa etmişiz işte dini, inançlardır, ideolojilerdir. Ya dikkatimizi dağıtıyoruz eğlenceli, sporla, hatta bilimsel keşiflerle ve sanatın estetiyle. Bazen de hayatın bu anlam sızlığına karşı dramatik direnişlerde bulunanların kahramanlık ökülerini yazıyor. Onları bir nevi var olur şehidi ilan edip o şekilde bir anlam yaratıyoruz. Kendimizi bunlarla kandırmayı bırakmalı ve çocuk yapmayı bırakarak yavaşça ve asılca soyumuzun kurumasına izin vermeliyiz. Bu kabaca, shop en ağırdan etkilenmiş olan Peter Zapfen'in görüşleriydi. Siz belki de bu aynı görüşleri True Detective dizisinin ilk sezonundaki razdkol karakterinden hatırlıyorsunuz. Onun peşimist versefeyi dile getiren monoroglarından. "The honorable thing for our species to do is deny our programming. Stop reproducing. Walk hand in hand into extinction. One last midnight, brothers and sisters opting out of a raw deal." Antinatalizm soyun tükermesi fikriyle doğal olarak ilişkili. Ama bunu şart koşmuyor. Şu anda hayatta olanların ömrünü uzatmak isteyen bir antinatalist olabilir. Bir çok bilim kurgu hikayesinde yakın gelecekte ölüm süzlüğe ulaşıldı. Ama buna karşılık nüfus patlaması olmaması için doğumların yaz saklandı. İşte ancak kazara biri ölürse onun yerine alacak biri için doğum izni çıktı bir dünya resmediliyor. Bu da olası yani. Bahsini edeceğimiz son önemli karakter. Modern Antinatalizm hareketinin en görünür ismi olan Güney Afrikalı Fesafi Profesörü ve Bernevrta Hev Bin, kitabının yazarı veya Rusçası Betr Nevrta Hev Bin. Her dille var bu kitab. Bunun yazarı David Benatar. Benatar bu fikirleri biçimsel bir argüman hâline sokmuş. Ki bunun ne olduğunu saf satılar ansekli obelisini okuyandar bilirler. Şeklen doğru olan argümanlardır bunlar. Ve onun ortasına da acının astimetrisi diye bir fikir yerleştiriyor. Şimdi bunu biraz benim uzattığım bir akışta takip ederim. Normalde 4 adım ama ben aralara başka adımlar koydum. İlk adım yani ilk varsayım şu. Hayat ekseriyetle acı içerir en rahat hayatlar bile. Bu acı içerirler. Başka birilerine zarar vermeden yaşamamız imkansız. Yani var oluşumuzun kaçınılmaz bir sonucu bu. Ya bir kaynağı gazpediyoruz ya ölümlere yol açıyoruz. Nötür bir varlığımız yok. Üçüncü varsayım. Toplam acı giderek artmakta. Basit bir örnek olarak 1500 yıllarda savaşlar yüzünden ölen insan sayısı tahminen 1,5 milyon. Burak kam sonraki her 100 yılda katlanarak artıyor. 6.1 milyon, 7 milyon, 20 milyon ve 20. yılda 110 milyon. 4. adım. Hayatta olan bizler için acı, kötüdür. Zeyk ve mutluluk iyidir. Bu acıyı vermekte daha kolay. Mutluluğu yaratmak biraz daha karmaşık veya subjektif. Şimdi kritik noktaya geliyoruz. Acının yokluğu hayatta kimse yoksa bile iyidir. Zeyk'in yokluğu ise ortada kimse yoksa illa kötü değildir. Dolayısıyla acı Zeyk muhasebesi yapıyorsak ortada.
birilerinin olmaması, senaryosu daha iyi gözüküyor. Başa sarmanıza gerek yok. Bu asimetriye anlamak için benatar bazı alternatif versiyonlarını sunmuş. Şöyle diyelim. Mutsuz olan veya acı çeken insanlar yaratmamakla yükümlüyüz. Zaten hayata gelmiş mutsuz varlıklarda bize üzüntü veriyorlar. Yani birinin acı çektiğini görmek bize üzüntü veriyor. Şimdi bu asimetrin bir tarafı, diğer tarafında ne var? Mutlu insanlar yaratmakla yükümlü değiliz. Hayata hiç gelmemiş varlıkların, kaçırdıkları mutluluklar bize üzüntü vermiyorlar. Örneğin komşu bir ülkede kesavaşını yarattığı vahşeti üzülüyoruz. Ama her gece Marsa bakıp da orada hiç hayata gelmemiş olan ve gelmeyecek olan terelyonlarca zeki canlının eksikliği yüzünden onların mutluluğu tadamaması yüzünden depresyona girmiyoruz. Dolayısıyla ortada bir denge yok. Acı bizim için çok daha yıkıcı. Acı azatma yükümlülü de mutluluğu çoğaltma yükümlülüne daha basın. İşte bunun da en iyi yolu çoluk çocuk yapmamak. Bu argüman bana en başta ikna edecek gelmişti ama biraz düşündükten sonra ve benetarlayı ilgili bir çok videoyu izledikten sonra iki tane zayıf noktasını görüyorum. İlkün hayatta olmayanların açısından, acının yokluğunun iyiliği veya zevkin yokluğunun kötü olmayışı gibi şeyler söylemez. Çünkü onların açısından diye bir şey olamaz. Kimse yoksa, acının olup olmaması pozitif veya negatif bir değer alamaz. Bu anlamsız olur. Aslında bu muhabbetin bir benzerine rızâ bazlı argümanlar da yol açıyorlar. Yeri gelmişken onu da açıklayayım. Bu dünyada giderek sonuçta 1 ay hakları ver rızâ önem kazanıyor. Ama çoğu insan hayatındaki en önemli girişim olan doğum ve çocuk getiştirme de bir tarafın rızası tamamen eksik. Çocuğun rızasını alamıyorsun. Rızı almanın imkansız olduğu durumlarda, default seçenek bir şey yapmamak olmalı. Ancak istisnağıya durumlarda eğleme geçmek ahlâkken kabul edilebilir mesela bilincini kaybetmiştir biri. Yani on rızâsını almayı beklemezsin, kalp masajı yapmak için, hastaneye götürmek için. Ama diyor antinataristler, daha var olmayan bir bilinç üstünde kararlar almak bu istisnağlara girmez. Orada yaptığımız yanlış diyorlar. Şimdi bu bana kalırsa, sarhoş felsefe muhabbetlerinde gayet kafa açan ama pratikte de zerre etkini olmayan bir argüman. Ben vergisini veren bir vatandaşım tamam mı dostum? Hakkırma ilal edemezsin, seni davay edeceğim. Replicleri ile ite kaka öğrendiğimiz bir resel hak anda işinin varabileceği en abzurt nokta sanırım, doğumamış çocuğun rızasını alamayacağımız için soyumuzun tükenmesi gerektiği anlayış olmalı. Ben atar adı önerim, ikinci zayıf nokta da şuydu gördüm. Bizim acıya zevkten daha fazla önem vermemiz. Evrimsel bir adaptasyon. Hatta bilirsel psikolojide de Los Evergın, kayıptan kaçınma olarak bilinen kavramla yakından alakalı. Kayıptan ve acıdan kaçınıyoruz, çünkü aşırı rizgli hareketlerden kaçırmayanların soyu çoktan kurmuş. Bu gerçeklikten de ahlakken acıyı azaltmalıyız, zevki çoğaltmama pahasına dahi olsa gibi bir yargıya atlayamayız, bu iz oğut safsatası oluyor. Bir başka değiştile mevcut durumu anlatan dirli dırlı cümleler, ahlaki yargı içeren mehli limalılı cümlelere gerekçe olamazlar. Mars'ta yaşamıyor olan trillonlarca canlının kaçırdıkları tecrübeleri düşünmemek, bundan yeterince üzüntü duyamamak, bizim türümüzün sınırlarıyla ilgili bir şey. Yani bir sosyopat sizle empati kuramıyor diye sizin hayatınızın değersiz olduğunu iddia etmek gibi bir şey oluyor benatarın argümanı. Ama benim onunla ilgili temel derdim, gelecekten de kesin olarak umudu kesmiş olmaz. Yani bugün ki yaşamın, yaşanmaya değer olmadığını bir şekilde kabul etsek bile, yüzya ne sonra çok daha iyi hayatlar yaratılabilir, gerek gerçekte gerekse sanal ortam vardı. Sırf zevkten ibaret olan hayatlar yaratılabilir yani. İller jakuz ileride buzlu bademlerle takılmak değil kast ettim. Mesela anlamlı bir hayat yaşadığını inanan biri de bundan mutluluk çıkarıyordur. Herkesin hayatını anlam bulduğu ve kendi potansiyelini gerçekleştirdi ama fiziksel veya ruhsal bir acı çekmediği bir dünya yaratabilirsek niye gelecek nesilleri bundan mahrum bırakalım. Şimdi çocuk yapmamayı seçerek. Benatar yakın zamanda Semheres'in podcast sene konuk olup bunları konuşmuştuk uzun uzun. Herist de gelecekte sonsuz mutluluk veya sonsuz acı dolu sanal dünyalar yaratabileceğimizden bahsetmiştir. Ama benatar herhangi bir şart altında hiç var olmamaktan daha iyi olabilecek bir var oluş senaryosu hayal edemiyor. Öte yandan bu kötümsellik derecesinde bile o da intiharı savunmuyor. Zaten savunsa muhtemelen ismiyle bilmezlik görevden alınırdı. Ama şopena orkada aşkın bir sebebi yok. Biraz da pragmatik bakıyor. Madem bir kere hayata geldik. Yakınlarımız dostlarımız bulunuyor. Bunlar bizi seviyorlar. Belki genel olarak intihar karşıtı dini değerleri dahi var. E bizim de en azından bir hayatta kalma içgüdümüz var. İntihar etmeye çalışmak demek. Hem ölene kadar, ölüm noktasına kadar, it çekişmemizi ve acımızı arttıracak. Hayatta kalma içgüdüğünüz yüzünden hem de öldükten sonra çevrimizin acısını arttıracak. O yüzden madem hayatta geldin çok çok acı çekmiyorsan dayanılmaz değilse hayat devam ettiyor. Peki daha da ileri gidersek cinayet mesela şunu diyebilir miyiz? Cinayet kötü bir şey ama zaten eninde sonunda ölecek birini öldürüyorsun. Yani cinayet toplam ölümü arttırmıyor. Doğumsa bunu arttırıyor. Ben atarsanırım buna, intihar için söylediği şeyleri 5'le çarpıp söyleyecektir. Toplam ölüm sayısının artması toplam acıyı da biraz arttırıyor evet ama cinayet herhangi bir ölüm değil onun topluma negatif etkisi çok daha büyük. Bu basit de asıl ilginç olan örneklerse kürtaj ve zorunluk kısırdık. Benim anladım şu, mevcut toplum değerleri sabitken bunları yaparsan büyük acılara korkulara sebep olursun. O yüzden doğumu engellemek için her şey mübah diye bir yaklaşım olamaz. Ama eğer devletin bir eilerin üreme seçimlerine karıştı ve Yüce'niks'in mesela normal görüldüğü bir paralel evreine ışından saydık. Bizim modern antinatelislerde niya yetiyaşimdir rahat rahat konuşabiliriz. Tüm mevcut hamelikleri sonlandıralım, tüm kadınları da kısırlaştıralım. "Ahlarken bununla yükümlüyüz." diyeceklerdi. Yani ben atarın yaklaşımı açısından insanları kısırlaştırmanın özünde bir sorunu yok. Bu hareket toplumun değerleriyle yarattığı çatışma oranın da yanlış veya doğru oluyor. Belki bu çok soytu oldu. Biraz daha somutlaştırmak için konuyu hayvanları düşünelim o daha doğru olur. Doğadaki bir çok hayvan daha yetişkinle ulaşamadan ölüyor. Ölüyor diyince de o gereken etki yaratmıyor aslında çünkü bizim için ölüm daha isterili bir süreç. Hayır bu hayvanlar canlı canlı yeniliyorlar. Yahu acayip acayip para zitler tarafından içten içe tüketiliyorlar ya da açlık ve susuzluktan çok yavaşça çok eziyet çekerek ölüyorlar. Dolayısıyla bu acı silsilesini engerlemek için yabani hayvanları en azından memeleri diyelim yani hamam böceğinde değildi. Bunları kısırlaştırmak belki de et tüketimi için hayvan beslemeyi durdurmaktan bile daha öncelikle olmalı. Belki daha fazla acıyı önüyorsun bu şekilde. Ama bunun uygulamasını hayal edince içiniz bir garip oluyordur herhalde. Yani ne haddimize bizim doğaya bu kadar karışmamız. Bir çok türün soyunu tüketecayız bu şekilde böyle şey mi olur? Karışmayalım diyorsun. Ama bir vahşeti önleme gücün varsa ve karışmıyorsan bu senin ötürü yapmıyor. Ne yapacağız? Şimdi bu hayvan muhabbet aslında önemli çevreye etkilerimiz konusuna iyi bir geçiş noktası. Hatırlayın en başta 3 çeşit antinatarist argüman var demiştim. Doğan çocuğa zarar, çevreye yağut topluma zarar ve ebeveynlere zarar. Şu ana kadar kötüm selliye rıza eksikliğine ve acı muhasebesine odaklandığımız için genelde ilk tipteki argümanlardan bahsettik. Şimdi kısaca ikincisine bakalım. Endüstriyel hayvancılın dehşetini ara ara deyiniyor zaten bu podcasti. Hem bunlar reemde genel olarak küresel ısınmayı azaltmak için atabileceğiniz açık ara en büyük bir esel adım çocuk yapmamak. Açık aradarken öylesine söylemiyorum bakın. Gelişmiş ekonomilerde her doğumayan çocuk, senelik neredeyse altmış tonluk karbon salımı tasarrufu demek. Ben arabasız yaşıyorum kaç senedir. Arabasızlığın bu tasarrufa net katkısına kadar dersiniz. Yani kullandığım toplu taşımanın ve bisikletin şunu bunun etkisini çıkardık. Net olarak ne kadar tasarrufum var? Senelik 2,5 ton, 60 ton yerine. Türkiye ABD arası uzun bir uçuştan feragat etmenin getirisine 1.6 ton. Peki et yemek yerine bitkilerle yönelmek sıfır nokta 80 ton senelik. Her yaptığınız çocuk başına gidip 75 kişiyi vegan ve citter yani yapacaksınız. Böyle bir denge. Tabii şunu netleştirelim. Karbon salımı, yavut çevreye zararla diğer süreçlerin oluşumunu böyle nüfusa böyle pay edince sanki herkesin eşit katkısı varmış gibi anlaşılabiliyor. Ama ilkkin bu iş ekonomiksini faç çok bağlı çünkü tepedeki %1 karbon salımının %15'inden sorumlu. Daha çarpıcı olanı işin üretim kısmında görülüyor. 19.828 arasındaki karbon salımının %71 sadece % şirketten kaynaklı. Hatta daha da çarpıcısı 1965'den beri bugüne kadar yapılan karbon salımının 3.1'inden sadece 20 şirket sorumlu. Yani bunlara o dakkanırak bu karbon işin çözmek daha mantıklı değil mi? Ama şirketlere bakınca insanın imserliği azalıyor biraz. Tepeden sayıyorum bakın. Saudi Aramco, Chevron, Gazprom, Exon Mobil, Iranian Oil, Dp, Shell, Pemex PetroChina. Böyle gidiyor. Bunlara gidip üretiminizi azaltın demek. Yani kolon biradaki kokatarlılarına gidip zararlı şeyler bunda arkadaşlar. Siz domates ekin bunun yerine demek gibi bir şey. Aynı cevabı alacaksın zaten talep var diyecekler. E talepi de kim yaratıyor işte? Biz yaratıyoruz. Çindem mesela 2020 yılında geçen sene, dünyanın kalanının toplamından 3 kat fazla kömür santrali kapasitesi inşa edilmiş. Bugün dünyadaki tüm kömür santralilerinin yarısı orada ve yavaşlamıyorlar. Şimdi bu atılımın arkasındaki talep, araba seçimimiz gibi kişisel seçimler tarafından biraz etkileniyor. Ama sırf varlığımız eninde sonunda, herhangi başka bir seçimden en az 20 kat daha etkili. Bu sayıyı ben uydurmadım. 2009 tarihli bir araştırma makarisinden aldım. açıklamalarda var linki aynı makalede şunu da diyor.
Çocuk yapmanızın etkisi sadece o çocuğun kullanacağı karbonu da nibar etti. Tüm soyundan da siz sorumlusunuz yani nüfus artışına etkisi de hesaplanmalı. Bunu ABD için hesaab edince her ekstra çocuk, eve veinlerin hayattları boyunca oluşturduğu karbon ayak izinin 5.7 katına oluşturuyor. Bu açıdan ülkelere tek tek bakarsak ABD'de doğan bir çocuğun toplam nihayı etkisi, bugün çinde doğan bir çocuk ayası da 5 kat. Bangla'da işte ki bir çocuk ayası ayası 160 kat. Muhtemelen bizim çocuklarımızın etkisi çiğne ortalaması ile ABD ortalaması arası bir yerdedir. Şimdi nüfus artışının etkisi de demişken, bakın bir iki nesil öncesinde nüfus artışı aşırı nüfus, gelecek hakkında düşünme lüksü olan insanlar arasında geleceği dair en büyük tedirginlikti. Ve bir anlamda bugün küresel ısınmanın oynadığı rolü oynuyordu insan psikolojisinde. Bir Stanford Profesördün 1968'da yazdı Population Bomb nüfus bombası kitabında 70'li yıllarda 100'lerce milyon insanın nüfus artışı yüzünden açtıktan öleceği söyleniyordu. 1970'lerde dünyanın fusu 4 milyarın yeni geçmişti bakın. O boyutta bir felaket tabi yaşanmayınca, kitabın sonraki baskılarında editörler bu tahmini 8'ler olarak değiştirdiler yani 8'ler de 100 milyonlarca insan ölecek. Yaklaşık 50 sene geçti. Bugün nüfus 8 milyar, yine de birleşmiş milletlere göre açtıktan ölen insan sayısı senelik 10 milyon. Çok fazla tabi ama tahmini kıyaslayınca onlarca kat fark var aradı. En yaygın global komplo teorileri de bu dönemden kalma indişelerle şekillenmişler. İşte Ross Chilled Rock-A-Fellard'ı, Rot-Vaylard'ı, Bill Gates'le Neyze kimi bulursan gizli amaçları dünyanın fusunu azaltmak, az nüfus üstünde de kontrol kurmak. Kem Treyozm'e dersiniz musluk suyuna katılan kimiyasalar mı, aşırlar mı, hepsinin amacı bu. Ben de bu kafa hiç anlamıyorum bu arada. Yani az nüfuslu bir dünyada kontrol daha zor değil mi? Kaç tane isteyen olmuş işte antik dünyada, nüfus şimdeki'nin elli de bir iken. Dünya üstünde en fazla isyan riski taşıyan olaylar, apartman toplantılardır. Üstelik az nüfuslu bir dünyada o kadar zengin de olamıyorsun. Sömürü potansiyelini düşürmüş oluyorsun. Ben şeyti hani biz zengin olsam tam dersine dünyanın nüfusunun 20 milyar olması için elimden geleni yapardım. Neyse yine zamanında bir çok bilim kurgu hikayesi de tıpkı bu global komplo teorileri gibi toplumdaki nüfus patlaması endişesini yansıtıyordu. Blade Runner'ın esnetini takip eden sayısız listopya'yı düşünün, devasa binaların arasında sürekli yağın yağmuratını itiş kalkış yürüyen sonsuz kalabalıklar. Gelecek bu idi. 73 yapımı Soylant Green'de New York şehrinin 22. nüfusu gelecek sene ki nüfus yani 40 milyon. Şu an şehrin nüfusu 8 milyon. Çevresindeki tüm bölgeleri katsam bile hep bir topu 20 milyon. Soylant Green de açlığın hüküm sürdüğü böyle bir dünyada söz de denizle ki plaktonlardan üretilen yeni bir mucize yiyecekti. Ama gerçekler biraz farklı. Velasıl aşırı nüfus artışı Antinatelizm argümanları arasında uzun bir süre yer bulmuş ama bölümün en başındaki düşüş trenterini hatırladığınızda bunun artık biraz demode kaldığını görüyoruz. Görecek gelişmiş ekonomilerde yaşayan bizlerin karbon salımına etkisi orantısızca fazla ise nüfus artışına katkımızda o kadar orantısız bir kim de az. Yani o argümanların hedefi bizdeyi nizar yalık olmalı. Şimdi tüm bunlar ne anlamı geliyor. Sizce çevre için çocuk yapmamak gerçekçi bir yaklaşım mı? Birişsel psikoloji merceğinden bakarsak küresel ısınmak gibi uzun vadeye yayılmış sebep sonuç ilişkileri bize net gözükmeyen bir riskin davranışlarımızı değiştirmesi zor. Hele ki oyun teorisi çerçevesinde uzak gellerde ki insanların da katkıda bulunacağı karbon salınımı yoluyla ve karşılığında da hızlı gelişimde bize karşı avantaj sağlayacağı bir risikten bahsediyorsak. Ve onun da üstüne heleki, duble heleki değiştirmemiz gereken davranışta çocuk yapmak kadar temel bir güdümüzse. Dolayısıyla ben bu akımın çocuksuzluğa ciddi bir sebep olduğunu düşünmüyorum. Gençler bu sebepi çok çadıyla getiriyor olabilirler ama onlarla yapılan anketlere de pek güvenmemek lazım. Hayatta çocuk yapmam diyen 18 yaşındaki gençlerin 10 sene sonra ne yapacakları belli olmaz. Onlardan bir de bende zaten zamanında. Fakat ben bu çevre argümanlarının çocuksuzluk için bir sebep olmasa da güzel bir bahane olduklarını düşünüyorum. Yani gerek ekonomik koşullar yüzünden, gerek daha sonradan deyince mis kişisel amaçlar yüzünden çocuk sahibi olmayacak insanların. Özellikle belli bir sosya ekonomik grup için konuşursak, karşılaşacakları mahalle baskısına çok dayanıklı bir kalkan bu. Yani bir gelip size yargılayacağı bir şekilde niye çocuk yapmadın diye soruyorsa, iklim krizile savaşmak için yapmıyoruz. Yoksa sen iklim krizini önemsemiyor musun belkicim? Şeklinde bir kontra yargı dağıtımı yapılabilir. Çaylt free movement denilen hareketin, yeni nesiller için en kafara attatan bahanesi bu bence. Tabii sadece dışarıdan gelen yargılara değil, insanın içinden gelen suçluluk duygu sına karşıda koruma sağlıyor. Ama bazı insanlar çevresel hassasiyetleri iyiceci diye alıp, "Wall-in-Tree Human Extinction Movement" diye bir hareket oluşturmuşlar. Bunlar önceden atıf yaptığım rastkoğulun çevreci versiyonları. İklim krizinin de ötesinde bizim gezegen için adeta bir kanser olduğumuza ve sırf bağırlığımızda sayısız türün yok olmasına sebep olduğumuza kanat getirmişler. O yüzden gönüllü bir şekilde yok olup gidelim diyorlar. Soyumuzu kurutarak. Bu tip görüşlerin misantropik deniyor bu arada. Yani insan, seymeme veya insanı zararlı bulma üstüne kurulu. Dikkat ederseniz önceki argümanlar genelde insanlardaki acıyı hafifletme temellilerdi. Yani bilakiz insan için duyulan endişeden kaynaklanıyorlardı. Şop en argi bir kötümserlerinde görüşlerin temelinde bu endişe yatıyor. Ama misantropik yaklaşımda insan toplumlara haşere olarak görülüyor. Acı çeken bir varlık olarak insana sempati duyulmaz. Acı çektiren bir varlık olarak ona antipati duyulur. E tabii bu tip gruplardaki insanlar diğer türm insanlardan nefret ediyorlar, istisnas olarak hazretmiyorlar demiyorum. Keşisel duygular önemli değil. Daha ziyade felsefi bir tutum olarak görmek lazım bu bağlamdaki misantropiyi. Sonuçta çoğumuz yakınlarımızı sevemeye empati duymaya programlı sosyal yaratıklarız o insanlar da aynı şekilde. Ama biolojik programlama, kazarı işte fazla gelişmiş olan bilinciğimiz devaracağımız insanlık karşıtı sonuçlara engelleyi. Start direct emister, spakın meşhur lafına hatırlarsanız "May you live long and prosper" "Vemin sloganu da ona gönderme yapıyor. May we live long and die out." Uzun yaşayalım ve soyumuz kurusun inşallah. Gerçekten şu dünyada her şeyin bir hareketinin bir derneğinle olmasına da bayılıyorum. Hepimiz ölelim partisi. Allah belamızı versin vakfı. Evimizi ateşler salınsın, yuvalarımız yıkılsın, birliklerimiz bozulsun, tarikatı her şeyi kurabilirsiniz. Evet sayın fullarsızlar burada artık Moğla verelim. Çocuklu çocuksuz hepinize teşekkür ediyorum dinlediğiniz için. Antinatalizmin üçüncü ayağı olan ebeveğine zararı olduğu için çocuk yapmamı. Bir sonraki bölümü bırakıyorum yani çocuk yapmanın felsefesi bölümüne bırakıyorum. Zira bunları ben neden çocuk yaptım. Anlatısıyla paralar biçimde ele almak bence daha eğlenceli olur. Aynı zamanda o bölümde evlat edinme, mahalle baskısı, ötenezliği, çocuk yetiştirmek, ekonomisi, bencillik ve yuciniksin zıttı olan dyscenik kıvramlarından bahsedeceğiz. Belest dinleyicileri bu podcasti sağda solda yaymaya, iTunes da ekşi de yorum yazmaya, kendi çapınızda fullarsız eğlenler yapmaya davet ediyorum. Bu podcasti Patreon'dan aralıksız biçimde en uzun süredir destekleyen fullarsız fatihler. Kemalak koyun Ali Özbek, Refik şekerce oğlu Mustafa Ayaz, Şaban ve Feza, can Emrahya aldı, Sekire, Mehmet Yunsal, Mehmet Han, Enes Çankırı, Aydın Kahraman, çağırı özertem, Daniel Arslan, Özgür el bir atıyla, ışıları can Hüseyin Çalgin, can Karakuş, Nilüfer Gök, Tunç Mart, Berk, Erdem Gelal, Erman Korkut, Deniz Silahçılar, Ali Can al bayrak, Başar Kızıl Dere, Duman Ay Hukuk, Kıvanç Müçek, Duancan Bahan, Yannis, Kutlaidede, Banu Yelkovan, Barış Özcanlı, Umut Çıkla, Çarıköse, Savaş Günata, Salih Yunal, Merve Yurda Gül, Alp Şimşek, Furkan Karakaya, Eğmen Üçüşık, Aziz Arif Şanver, Zafer Ünlüer, Elada Zizli, Tanzer Bilgen, Emel Ceyte, Bahadır Batır, Sezer Sunar, İlyas Boydak, Batuhan Ağcı, Eminete Kerek, Parbaros Sulak Oğlu, Eten Boskurt ve Edat Kürşün, Rıdvanduran, Ege Edişiva, Fatih Kodaman Egemen wah contr. Tsala ahl largest Ratil Hassan Avri Fatih Karaca Zafer Faydel cloud Bülent Boyacı Mehmet Kanat disse Sos Cem Karakuş Ser komikrzy Uur Gök Tolga Mumuza coumbu billahi İdimim Mを Hakik pare Şam Cafannersk RICHARD Emre Ersoy Hepinize çok teşekkürler Yakında görüşürüz.
Podcast Summary
Key Points:
Antinatalizm, çocuk sahibi olmayı ahlaken sorunlu gören ve varoluşun acı yükünü vurgulayan bir felsefedir.
Doğurganlık oranları dünya genelinde düşüyor; Türkiye'de 1960'lardaki 6.3'ten 2020'de 1.76'ya geriledi.
Schopenhauer, irade kavramıyla yaşamın tatminsizlik ve acı dolu olduğunu savunur; çocuk yapmayı ekstra yük olarak görür.
Budizm'de "her şey acıdır" anlayışı vardır, ancak doğum döngüsü (reankarnasyon) nedeniyle antinatalizmle net bir bağ kurulmaz.
Cehennem inancı olan birinin çocuk yapmaması gerektiği argümanı; çocuğun ebedi acı çekme riski vurgulanır.
David Benatar'ın "acı asimetrisi" argümanı
İnsanlar polianna etkisi ve iyimserlik yanlılığı nedeniyle yaşamı olduğundan daha pozitif görür.
Antinatalizm, soyun tükenmesini şart koşmaz; ölümsüzlük gibi senaryolarda doğum kontrolü alternatif olabilir.
Summary:
Bu podcast bölümünde antinatalizm felsefesi derinlemesine ele alınıyor. 1 seviyesinin altına inildiğini belirtiyor. Ancak asıl konunun bu istatistikler değil, çocuk yapmanın ahlaki bir sorun olup olmadığı olduğunu vurguluyor.
Tarihsel olarak Thales'ten Schopenhauer'a kadar uzanan kötümser düşünürlerin görüşlerini aktarıyor; Schopenhauer'ın irade kavramı ve yaşamın tatminsizlik dolu olduğu fikri üzerinde duruyor. Budizm'in acı anlayışı ve dinlerin çelişkili tutumları da tartışılıyor; özellikle cehennem inancı olan birinin çocuk yapmasının riskleri sorgulanıyor. Modern antinatalizmin en önemli ismi David Benatar'ın "acı asimetrisi" argümanı açıklanıyor: Acının yokluğu her zaman iyidir, ancak zevkin yokluğu kötü değildir; bu yüzden var olmamak var olmaktan daha iyidir.
Sunucu, insanların polianna etkisi ve iyimserlik yanlılığı nedeniyle bu gerçeği göremediğini savunuyor. Sonuç olarak, antinatalizmin soyun tükenmesini şart koşmadığını, ancak acıyı azaltma potansiyeli açısından ciddi bir felsefi duruş olduğunu ifade ediyor.
FAQs
Antinatalizm, çocuk sahibi olmayı ahlaki açıdan sorunlu gören bir felsefi görüştür. Var olmanın, hem varlık için hem de çevre ve toplum için genellikle kötü olduğunu savunur.
Antinatalizm, sadece çeşitli sebeplerle çocuk sahibi olmamak değil, çocuk sahibi olmayı ahlaken sorunlu görmektir. Var olmaya negatif değer atfeder ve 'hiç var olmasaydık daha iyi olurdu' görüşünü taşır.
Benatar'a göre acının yokluğu, kimse var olmasa bile iyidir; ancak zevkin yokluğu, ortada kimse yoksa illa kötü değildir. Bu asimetri, var olmamanın var olmaktan daha iyi olduğunu gösterir.
Antinatalizm intiharı zorunlu kılmaz. Schopenhauer gibi filozoflar intiharı iradeye karşı bir yenilgi olarak görür; asıl amaç, benliği aşarak iradeyi yenmektir. Antinatalistler, mevcut hayatların ömrünü uzatmayı da savunabilir.
Birçok din, genel halk için üremeyi teşvik ederken, elitleri için bekarlığı yüceltir. Antinatalist argümanlara göre, cehennem inancı olan birinin çocuk yapması, çocuğun sonsuz acı çekme riskini göze almak anlamına gelir.
Doğum oranları, eğitim seviyesinin artması, toprağa bağlı yaşamın azalması ve doğum kontrolünün yaygınlaşması gibi biyolojik olmayan faktörlerle düşüyor. Bu trendler, insanlığın soyunun tükenmesi anlamına gelmiyor.
Chat with AI
Loading...
Pro features
Go deeper with this episode
Unlock creator-grade tools that turn any transcript into show notes and subtitle files.